YusuFMisaLi's profile...:::TEVHİDMESAJİ - Vah...PhotosBlogListsMore Tools Help

Presentazione

Loading...

French video Gadget Sandbox

Loading...

Feed

The owner hasn't specified a feed for this module yet.

Calendar

Loading...
Deger Ziyaretcilerimizi Bu Albümde Sanatcılar Karşiktir Hakkınızı Helal Edin İnş Begenirsiniz
Lutfen Sanatcıya Destek İçin Albümleri Satın Alınız...

Universal Video

Loading...

Custom HTML

img56/1832/bulumanoktastp0.gif

YusuFMisaLi CaN

Occupation
Location

Weather

Loading...
Thanks for visiting!
Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.

asalet asaletinyeter  

 
    
    ASALET ÜSKÜ DARLI
Kimseler Görmesin diye Gözlerimde SEL SEL taşan YANLIZLIĞI, kİMSELER DUYMASIN DİYE SESİMİ ışık SIZMAYAN bir odanın KARANLIĞINA koydum. UNUTSUN BENİ DAĞLAR, unutsun beni yolar ,unutsun beyaz güller..Kayboldum DERTLERİMLE denizlerin

ASALET BEYAZ GÜLÜM

 

3 çeşit dost vardır;Birincisi ekmek gibidir her zaman istersin.İkincisi ilaç gibidir lazım olunca ararsın.3üncüsü mikrop gibidir

o gelir seni bulur.Allah herkesi mutluluk yağmuru altında şemsiyesiz bıraksın...! (amin)
Başlığı ve mesaj alanını düzenlemeden önce özelleştirme değişikliklerinizi kaydetmek için Kaydet'i tıklatın.

ASALET BEYAZ

3 days ago

her sey sende gizli

Yerin seni çektiği kadar ağırsın,
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın,
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin,
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün,
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kâr sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna; ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun.
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,
Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın.
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer;
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret,
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın.
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın,
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..
İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak,
Bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir,
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli,
Bebek ağladığı kadar bebektir.
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin,
bunu da öğren,

June 9
May 22

Tövbe neden lüzumludur?

Tövbe, Allah Teala’nın sevmediği bütün kötü işlerden ve düşüncelerden vazgeçip O’na dönmektir. Tasavvuf terbiyesinin tek gayesi bu dönüşü gerçekleştirmektir. Buda ancak, içi ve dışı ile istikamet üzere yaşamakla olur. Allah Teala, kullukta kendisine şirk koşulmasını haram kıldığı gibi; haram işlere girilmesini de yasaklamıştır. Gönlü masiva, günü masiyet ile dolu olan bir kimse, ilâhi huzurda nasıl kabul görecektir.

Masiva, yüce Allah2ın(c.c.9 razı olmadığı her şeydir. Masiyet ise, haram kılınan amellerdir “Ben, Allah Teâlâ’nın beni sevmesini istiyorum diyen herkes, bu sevgiyi O’nun razı olmadığı bütün sevgilerden, fikir ve fiillerden vazgeçerek tadabilir.

Ariflerin belirttiği gibi mânevi terbiye tövbe ile başlamaktadır. Takvanın ilk basamağı tövbedir. “Ey müminler! Hepiniz Allah’a(c.c.) tövbe ediniz ki, kurtuluşa erebilesiniz”(nur,24/31) ayetiyle iki cihanın saadeti tövbeye bağlanmıştır. Güzel bir tövbe yapmayan kimsenin manen ilerlemesi zor olur.

Allah(c.c.) korkusu herkeste bulunmalıdır. Çünkü Allah(c.c.), emrini tutmayan kimselere azap edeceğini buyurmuştur. Şayet insan yaptıklarından hesap sorulmayacağını bilse herkes korkmadan günah işler. Bundan dolayıdır ki Allah(c.c) hiç kimseye söz verip senin cehennemden azat ettim dememiştir.

Fakat hiç kimse de Allah’ın(c.c.) rahmetinden ümitsiz olmamalıdır. Şayet insanın günahı yer ve gök tabakaları kadar olsa, yine de Allah’ın(c.c.) rahmeti bütün günahlardan çoktur. Tövbe eden kimse Allah’ı(c.c.) af edici bulur. Allah’ın(c.c.) Peygamberleri hariç, günahsız hiç kimse yoktur. Devamlı olarak günah işleyip, tövbe etmemek, dua ve niyazda bulunmamak o kimsenin küfre düşmesine sebep olur. Devamlı işlenen günah, küçük günah bile olsa Allah’ın(c.c.) katında büyük günah gibi olur.

İnsan günah işlemeye devam ederse çok büyük zarar görür. Bu büyük zararlardan birisi de Allah’ın(c.c.) azabından emin olmaktır, günahlara devam eden kimse, Allah’ın(c.c.) azabından kendisini emniyette görür.

Allah’ın(c.c.) azabından emin olmak ise o kimsenin günah işlemeye devam etmesine ve dinin emirlerini yapmamasına sebep olur..

İnsanın, işlediği günahlara tövbe etmemesi, pişmanlık duymaması günah işlemeye devam etmesi onun imanının gideceği alametidir.

Öyleyse, insan günah işledikten hemen sonra pişmanlık duyup tövbe etmeli ve Allah’a(c.c.) yalvarmalıdır. “Ya Rabbi, ben hata ettim. Sen affet, Ya Rabbi,  benim işlediğim hata rahmetinden büyük değil. Sen şefkat ve rahmet sahibisin” diye yalvarıp yakarmalıdır.

Ben çok ibadet ettim, çok namaz kıldım, çok oruç tuttum diyerek yaptığı ameline güvenerek kurtulacağını ümit eden kimse mutlaka bir aldanış içindedir. İnsan ne kadar ibadet yapmış olsa, şeytan kadar yapmış olamaz. Şeytanın felâkete gitmesi, yapmış olduğu ameline güvenerek, gururlanmış olmasındandır. Amelini görüp gururlanması, kibirlenmesine(büyüklenmesine) ve o da felaketine sebep oldu..

Apr. 7
 
 
                                        
 
                                     
                                             
                                        
Apr. 2

Windows Media Player

...:::TEVHİDMESAJİ - Vahyin Kardesleri

İLAHİLER,EZGİLER,MARŞLAR,YAZILAR VE SOHBET SİTEMİZE HÖŞGELDİNİZ...
Google Gruplar
islamfazileti grubuna kayıt ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et
 
Get your own Chat Box! Go Large!
iSLAMiSiTE Toplist | iSLAMi SiTE iSLAMi SiTELER DiNi SiTELER http://www.tavaf.com/toplist/ SiralaTURK.com - Türkiyenin gerçek web sıralaması Firaset Toplist Bedava100.Net -Forum Siteleri İSLÂMİ GRUP SİTELER
July 06

Biz’in içindeki Ben’i iyi tanımalıyız

 
 
   Google Gruplar 
 
Biz’in içindeki Ben’i iyi tanımalıyız
 
 
Zamanı iyi kullanabilmeyi, faydayı çoğaltmayı, enerjik kalmayı, sonuçlarımızın yetersizliğini farkettiğimizde daha çok istiyoruz, ne dersiniz?

Hayatımızın cüzleri olan ‘anlar’ı, dolu dolu yaşamak için öncelikle yaptığımız işi sevmemiz gerekiyor. Vizyon sahibi olmakta, yarınlara âit hayallerimizi zihnen görmek, duymak ve hissetmemiz şuuraltımızdaki hedeflerin hazırlık çalışmalarına yardımcı olur.
Ardarda eklenen sorumluluklar ve yapılması gereken işlerin koşuşturmaları, sınırlı zaman içinde onca uğraştan sonra, farkedilir bir rahatlığı, bolluğu ruhen istiyoruz, kısmî rahatlık bir süre sonra yeni açılımlar yeni uğraşları beraberinde getiriyor. Bu nedenle, yeni hedeflere duyarlılık arayışı içindeyken, “Rahat zahmetin içindedir” sözünün ilhamı ile faal durumumuzu canlı tutmak kaçınılmazdır. Problemler gelişimin öncüsüdür.
 
Zorluklarla yüz yüze gelmek bizi daha yetenekli, daha becerikli kılar. Kelebek, ilk kanat çırpmasından sonra asla bir daha tırtıl olmaz.

Her yeni yönelişte, her yeni durumda tünelin sonundaki ışığı görmemizi sağlayan; “Ne istiyorum?” un cevabıdır.
Hedeflerimizin belirgin, ölçülebilir olduğunu en başında kontrol etmek istenen sonuç için elzemdir.

Çoğu kez beklentilerimizin pek azını elde etmemizin sebeplerinden biri de, temel hedeflerimizin çok küçük ve belirsiz olmasından kaynaklanır. Çok küçük ve belirsiz hedeflerin hiç bir gücü olmaz. Bir günde ne kadar çok şey yapmayı aklımızdan geçiriyor, birçok şey arzu ediyoruz. Sonuçta kararlarımız ile güçlendirdiğimiz isteklerimizi yapabildiğimizi farketmişsinizdir.

Emellerimiz hayal gücümüzü şevklendirmeli, bizleri harekete geçirmeli, aksi takdirde temel hedefimize ulaşmamız imkânsızdır. İstenen sonuç için şevkimizi arttırmanın yolu, belirli ve güçlü bir hedef tespit etmektir. Güçlü hedefler; sabahları bizi yataktan o kaldırır.

Ulaşmayı murad ettiğimiz sonuçları tadabiliyor, dokunabiliyor, işitebiliyor, koklayabiliyorsak, zihnimizde onu açık ve net bir biçimde resimleştirmişizdir. Onu yazıya dökmüşüzdür. Hedefimizi her yazıya geçirişte, amacınız biraz daha durulaşır, berraklaşır. Aksi takdirde amaca yönelik inançlarımızı, değerlerimizi ve kriterlerimizi tekrar gözden geçirmek zorunda kalırız.

Zaman içinde değişken durumlardan etkilenen ruh, zihin ve beden bütünlüğü için kendimiz ile bir süre baş başa kalmak için zaman ayırmayı önemsemeliyiz. Çoğumuz sessizlikten ve sessiz kalmaktan rahatsızlık duyabiliyor, kısa bir zaman için bile olsa yalnız veya sessiz ortamda kaldığımız takdirde can sıkıntısından şikayetçi oluyoruz. Oysa insan, kendiyle baş başa olamadığında, kendiyle olan münasebetlerini düzenlemekte zorlanır.

İçinde yaşadığı ânın ve o ânın barındırdığı tüm fırsatların değerini bilip dinlenmeyi, dikkat etmeyi ve dikkatini bir noktada yoğunlaştırmayı öğrenmiş olan insanların yapabilecekleri şeyler göz kamaştırır. Ânın değerini bulup çıkarmasını bilenler için, eşsiz mükafatlar ve fırsatlar vardır. Kendi kendimizi motive etmemiz, bu güne yüklediğimiz önem ve anlamdan kaynaklanır.

İşin “nasıl?” kısmına gelince; stratejik plânlara ihtiyacımız olacak. Strateji bir şeyin nasıl yapıldığı veya nasıl yapılması gerektiği yönünde geliştirilmiş yaklaşımlardır. Strateji, bir sonucun en kısa, en etkin, en az maliyetle, en yüksek verimle nasıl gerçekleştirilebileceğini gösterir.

Plân “ne yapılacağını”nı bulmaya çalışırken, strateji “nasıl yapılacağı” nın cevaplarını arar. Alışveriş için ihtiyaç belirlemek “plân”dır. Bu ihtiyaçlarınızı en ucuz, en yakın, en kısa zamanda, nereden alabileceğinizi ise “strateji” belirler.

Yaptığınız her plâna strateji geliştirmek kişiye zahmetli gelebilir; ancak sonucun ne kadar etkili olacağını doğru stratejiler belirleyip istikrarlı ilerlemeye bağlıdır. İyi plânların gerçekleşmemesinin en önemli nedeni, kötü stratejidir.

Alışkanlıklarımız, güvenle sığındığımız evlerimiz gibidir. Yaşadığımız rahatlık ve atâlet onları sorgulayıp değiştirmemize engel olur. Evimizi, iş yerimizi değiştirirken yaşacağımız tedirginlik (daha iyi bir ev, daha güçlü işyeri, daha iyi bir gelir seviyesi) bu alışkanlığın gücünden kaynaklanır. “Ev, yuva gibisi yoktur.” dense de sosyal ve siyasi başarılar hep gurbette başarılmıştır. Öğrenilmiş atâlet ve eylemsizlik hâlini değiştirmek için ihtiyaçlarımızı karşılayacak ve bir başka yönden zararı dokunmayacak yeni bir alışkanlık geliştirme stratejileri üzerinde durulmalıdır.

Berrak düşünmek, hatırlamak, plân yapmak, strateji geliştirmek, problem çözmek, sistematikleştirmek, kendini anlamak, kendini değerlendirmek ve uçan hayallere sağlam zemin bulmak için en iyi yöntem yazarak çalışmaktır.

Kurumlaşma bilinci geliştirilirken, ISO vs. standart çalışmalarının temel bir prensibi vardır: “Ölçülebilir değerler ile çalışmak.” Bu çalışmaların güçlendirdiği inanç ise şu cümle ile ifade edilmiştir: “Ölçülmeyen kıymet uzamaz.”

İçinde bulunduğunuz durumu tekrar gözden geçirmeli, plân ve yöntemlerimizin sonuçta bizde neleri değiştirmesi gerektirdiğini tespit etmeliyiz ki geriye doğru tükettiğimiz zamana baktığımızda aldığımız kuvvet, yeni hedeflerimiz için kaynağımız olsun.

‘Biz’e katkıda bulunmak için ‘Biz’in içindeki ‘ben’i iyi tanımalıyız.
Dün geçti, yarın henüz gelmedi, ‘biz’in
içindeki ‘ben’i gözden geçirip kaleme alın. Bakın neleri farkedeceksiniz…

“Ev, yuva gibisi yoktur.” dense de sosyal ve siyasi başarılar hep gurbette başarılmıştır
 
 
   Google Gruplar 
 

Yorumlarınızı  bekleriz   kardeşlerim...  

 
May 16

KALPLERE HÂKİM, HİSS-İ DİNÎDİR

 
 
Google Gruplar 
 
KALPLERE HÂKİM, HİSS-İ DİNÎDİR
 
 
“Türk milleti anasır-ı İslâmiye içinde en kesretli olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır. Sair unsurlar gibi, Müslim ve Gayr-ı Müslim olarak iki kısma inkısam etmemiştir.
Nerede Türk taifesi varsa, Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan
veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır (Macarlar gibi).”
 
BEDÎÜZZAMAN HZ. VE İNSANIN SERÜVENİ BAŞLADI…
 
Ve “Şübhesiz insanı, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.”1 ferman-ı kudsisi ile insanoğlu varlık sahasına çıkmış ve Âdem ismini almıştı. Ondan sonra gelecek ve ona benzeyecek olan diğer varlıklar ise, Âdemoğlu diye anılacaktı…
 
Rabbimiz meleklere: “‘Şübhesiz ki ben, yeryüzünde (insanı) bir halîfe kılacak olanım’ buyurmuştu; (melekler:) ‘Orada fesad çıkaracak ve orada kanlar dökecek bir kimse mi kılacaksın? Hâlbuki biz, hamdin ile (seni) tesbîh ediyoruz ve seni takdîs ediyoruz’ dediler. (Rabbin de onlara:) ‘Sizin bilemeyeceğiniz şeyleri, şübhesiz ki ben bilirim!’ buyurdu. Ve Âdem’e isimlerin hepsini öğretti, sonra onları meleklere arzederek: ‘Eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, haydi şunların isimlerini bana bildirin!’ buyurdu.”2
Meleklerin masum fıtratlarına mukabil Allah (cc): “Ve and olsun ki sizi (babanız Âdem’i) yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere: ‘Âdem’e secde edin!’ buyurduk. Hemen secde ettiler. (Cinlerden olan) İblis hâriç! (O,) secde edenlerden olmadı. (Allah, ona) şöyle buyurdu: ‘Sana emrettiğimde, secde etmekten seni men‘ eden nedir?’ (İblis) dedi ki: ‘Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın!’”3
Adem(oğlu) böylece şeytandan ilk dersini almış oldu…
Ve böylece insanın serüveni ve imtihanı da başlamış oldu…
Hem de kendisini ateşten yaratılmış olmakla insandan üstün sayma cüretini gösteren şeytanın Rabbine karşı: “Bana (insanların) diriltilecekleri güne kadar mühlet ver! … Sonra elbette onlara önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve (sen) onların çoğunu şükredici kimseler bulmayacaksın!”4 sözleriyle.
 
IRK NEDİR?
 
Rabbimizin “Ey insanlar! Şübhesiz ki biz, sizi bir erkek ve bir dişiden (Âdem ile Havvâ’dan) yarattık. Birbirinizi tanımanız için de sizi, milletler ve kabîleler kıldık.” buyurmasıyla insanlar, farklı dil, renk ve özelliklerde yaratılmışlardır.
 
 
FARKLILIKLARIN SEBEBİ
 
“Ey insanlar! Şüphesiz ki biz, sizi bir erkek ve bir dişiden (Âdem ile Havvâ’dan) yarattık. Birbirinizi tanımanız için de sizi, milletler ve kabîleler kıldık. Doğrusu Allah katında sizin en üstün olanınız, en takvâlı olanınızdır. Muhakkak ki Allah, Alîm (her şeyi hakkıyla bilen)dir, Habîr (her şeyden haberdâr olan)dır.”5
Sosyal hayattaki farklılıkların insan hayatına katkısı göz ardı edilemez. Bu farklılıklar, yardımlaşma ve dayanışmaya sebeptir. Her bir ferdin umum adına hizmet etmesine vesiledir. Ta ki, hem kendilerini ayakta tutsun, hem de hariçten gelecek sıkıntılara karşı kendisini ve toplumu korusun. -İnsan dâhil- bütün mahlûkat Allah’ın esmasına aynadırlar. Elbette çok renkler ve farklılıklar gözükecektir.
 
FARKLILIKLAR
ÜSTÜNLÜK SEBEBİ OLABİLİR Mİ?
 
İnsanların birbirlerine karşı herhangi bir üstünlüğü söz konusu olamaz. Zira “Mahlûkat (yaratılmışlar) mabûdiyet (ibadet edilme) noktasında birbirinden uzaklık noktasında müsavi (eşit) oldukları gibi, mahlûkiyet (yaratılmışlık) nisbetinde de birdirler.”6 Üstünlük aranacaksa, o ancak takvadadır.
Bu konuda Elmalılı Hamdi Yazır, “Bir erkekle bir dişiden yaratılıp da şuûb ve kabilelere ayırış, daralıp daralıp dağılmak ve döğüşmek söğüşmek için değil, tanışıp yardımlaşarak sevişmek ve güzel ahlakları tatbik ederek daha büyük daha güzel toplumlar meydana getirip korunmak içindir. Zira muhakkak ki Allah indinde en itibarlınız, en takvalınızdır, nefislerin olgunlaşmasının ve şahısların mertebe ve derecelerinin bütün medarı takvadır. Şu veya bu kimsenin nesebinden veya filan kavmin soyundan olmak değildir. ‘Sûra üfürülünce artık aralarında neseb yoktur.’ (Mü’minûn, 23/101) Allah yanında yüksek derecelere ulaşmak isteyenler takvaya sarılmalıdırlar.”7 demektedir.
 
RUHUN IRKI VAR MIDIR?
 
“(Allah, ruhlar âleminde sizden) sağlam sözünüzü almıştı; eğer (gerçek) mü’minler oldu iseniz (ahdinize uyun ve samîmâne îmân edin)!”8 buyuran Rabbimiz, “(Ben) cinleri ve insanları, ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım!”9 buyurmakla insanın yaratılışından maksadın ne olduğunu tayin etmiştir.
“Allah kıyamet günü sizin soyunuzdan-sopunuzdan sormayacaktır. Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız kötülüklerden en çok sakınanlarınızdır” buyurmuştur. Aynı anlamda diğer bir hadis-i şerifte de şöyle dile getirir: “Allah sizin mallarınıza ve şekillerinize bakmaz; fakat O sizin kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim)
Bu manada insanın sorumluluğu ve dikkate alması gereken şey; iman edip sözüne sadık mı kalacak, yoksa sözünden çıkıp isyan edenlerden mi olacak? Ruhun ırkı yoktur. Hususan üstün ırk diye bir şey hiç yoktur. Üstünlük ancak takvadadır.
İnsanlar, ya cennetliktir, ya cehennemliktir. Köyünüzün, kasabanızın, soyunuzun mezardan sonra kıymeti yoktur.
 
IRKÇILIK NEDİR?
 
Peygamber Efendimiz, ırkçılığı şöyle tarif etmektedir: “Asabiyet, zulümde kavmine yardım etmendir.”10
Her insan doğduğundan itibaren “ben” i öğrenmekte ve tefsir etmektedir. Bu, zaman ilerledikçe “biz” e değişmekte, ben kendinden bildiği diğer ben’lerle oluşturduğu biz kümesiyle -güya- kuvvet kazanmaktadır. Aslında benliğini pekiştirmektedir. Eğer bu benlik çerçevesinde gelişen ahlak istikameti bulamazsa, kendisi ve kendisi ile alakalı her şeyi kutsayacak derecelere taşıyabilmektedir.
“Bir asır evvel milliyet asrı olabilirdi. Şu asır unsuriyet asrı değil! Bolşevizm, sosyalizm mes’eleleri istilâ ediyor; unsuriyet fikrini kırıyor, unsuriyet asrı geçiyor. Ebedî ve daimî olan İslâmiyet milliyeti; muvakkat, dağdağalı unsuriyetle bağlanmaz ve aşılanmaz.”
Bedîüzzaman Said Nursi (rh)
 
 
İSLAM MİLLİYETÇİLİĞE
NASIL BAKIYOR?
 
Hz. Nuh’un oğullarından biri iman etmemiş ve inanmayanları boğan suda o da kaybolup gitmişti. Bunun üzerine Hz. Nuh, “Rabbim! Şübhesiz ki oğlum benim âilemdendir (sen bana âilemin kurtulacağını va‘d etmiştin); muhakkak ki senin va‘din haktır ve sen hükmedenlerin en hâkimisin!” der. Allah şöyle buyurur: “Ey Nûh! Şübhesiz o, senin âilenden değildir! Çünki o(nun yaptığı), sâlih olmayan bir ameldir.”11
Resûlullah (sav)’den şöyle rivayet edilmiştir: “Irkçılığa (asabiyeye) çağıran bizden değildir. Irkçılık için savaşan bizden değildir. Irkçılık üzere, asabiye uğruna ölen bizden değildir.” (Müslim, İmâre 53, 57, hadis no: 1850; Ebû Dâvud, Edeb 121; İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3948; Nesâî, Tahrim 27, 28)
Resûlullah (sav)’e soruldu: “Kişinin soyunu, sülâlesini (kavmini) sevmesi asabiyet (kavmiyetçilik, ırkçılık) sayılır mı?” Peygamberimiz şöyle cevap verdi: “Hayır! Lâkin kişinin kavmine zulümde yardımcı olması asabiyettir (kavmiyetçiliktir).” (Ahmed bin Hanbel, 4/107, 160; İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3949)
“Zulüm ve haksızlıkta kavmine yardıma kalkışan kişi, kuyuya düşmüş deveyi kuyruğundan tutup çıkarmaya çalışan gibidir.” (Ebû Dâvud, Edeb 113, 121, hadis no: 5117)
“Müslüman olduklarında Kureyşli bir efendiyle Habeşli bir köle arasında bir fark yoktur.” (Ahmed B. Hanbel, II, 488)
 
MÜ’MİNLER KARDEŞTİR
 
İmansızlığın, baba oğul ilişkisini bile kaldırdığını yukarıda zikretmiştik. Hâlbuki “Mü’minler ancak kardeştirler.”12 Rabbimizin hükmü böyledir. Aynı Allah’a, aynı peygambere, aynı kitaba inanan insanlar kardeştirler.
Peygamber Efendimiz: “MÜ’MİNLER! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslümanın kardeşidir, böylece bütün Müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz başkasına helal değildir. Meğerki gönül hoşluğu ile kendisine vermiş olsun...”
“İNSANLAR! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Allah yanında en kıymetli olanınız, O’na en çok saygı göstereninizdir. Arap’ın Arap olmayana -Allah saygısı ölçüsünden başka- bir üstünlüğü yoktur.” cümleleriyle, insanlığın en önemli “insan hakları beyannamesi” sıfatına layık son hutbesinde Mü’minlere ve insanlara ayrı ayrı hitap etmiştir. İslamiyet’in ölçüsünün ancak kardeşlik itibariyle olduğunu özellikle vurgulamıştır. Bu gün İslamiyet’i ve Müslümanları terör ve terörist gibi göstermeye çalışanların kulakları çınlasın!
“Milliyetimiz bir vücuttur. Ruhu İslâmiyet, aklı Kur’ân ve imandır.” (Said Nursi, Münazarat, 99)
 
MİLLİYETÇİLİK İKİ KISIMDIR
 
Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, milliyetçiliği ikiye ayırmıştır. Zira milliyetimiz inkâr edilemez. Herkes belirli bir ana-babadan dünyaya geldiği gibi; belirli bir toprak parçasında, belirli bir ırka mensubiyetle dünyaya gelmiştir. Milliyetçilik reddedilmez, fakat yanlış da anlaşılmamalıdır. Yanlış anlaşılırsa ne gibi zararlara müncer olduğuna, bütün tarih ve bu gün yaşadığımız olaylar şahittir.
 
 
MENFİ MİLLİYETÇİLİK
 
“Fakat fikr-i milliyet iki kısımdır. Bir kısmı menfîdir, şeametlidir, zararlıdır; başkasını yutmakla beslenir, diğerlerine adavetle devam eder, müteyakkız davranır. Şu ise, muhasamet (düşmanlığa) ve keşmekeşe (karışıklığa) sebeptir. Onun içindir ki, hadîs-i şerifte ferman etmiş:  اَلْاِسْلَامِيَّةُ جَبَّتُ اْلعَصَبِيَّتَ الْجَاهِلِيَّةَ
[İslam cahiliye milliyetini kökünden kazımıştır. Keşfü’l-Hafa 1:127]
Ve Kur’ân da ferman etmiş:
[O zaman inkâr edenler, kalplerine taassubu, câhiliyet taassubunu yerleştirmişlerdi. Allah da elçisine ve mü’minlere sükûnet ve güvenini indirdi. Onları takva sözü üzerinde durdurdu. Zaten onlar buna pek layık ve ehil kimselerdi. Allah her şeyi bilendir. Fetih 26]
İşte şu hadîs-i şerif ve şu âyet-i kerime; kat’î bir surette menfî bir milliyeti ve fikr-i unsuriyeti (kavmiyetçiliği) kabul etmiyorlar. Çünki müsbet ve mukaddes İslâmiyet milliyeti, ona ihtiyaç bırakmıyor. Evet, acaba hangi unsur var ki, üç yüz elli milyon [Şimdi bir buçuk milyar] vardır? Ve o İslâmiyet yerine o unsuriyet fikri, fikir sahibine o kadar kardeşleri, hem ebedî kardeşleri kazandırsın?”13
 
MÜSBET MİLLİYETÇİLİK
 
“Müsbet milliyet, hayat-ı içtimaiyenin ihtiyac-ı dâhilîsinden ileri geliyor; teavüne (yardımlaşmaya), tesanüde (dayanışmaya) sebeptir; menfaatli bir kuvvet temin eder; uhuvvet-i İslâmiyeyi daha ziyade teyid edecek bir vasıta olur. Şu müsbet fikr-i milliyet İslâmiyet’e hâdim olmalı, kale olmalı, zırhı olmalı; yerine geçmemeli. Çünki İslâmiyet’in verdiği uhuvvet içinde bin uhuvvet var; âlem-i bekada ve âlem-i berzahta o uhuvvet bâki kalıyor. Onun için uhuvvet-i milliye ne kadar da kavi olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onu onun yerine ikame etmek; aynı kalenin taşlarını, kalenin içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nevinden ahmakane bir cinayettir.”14
Türk milleti anasır-ı İslâmiye içinde en kesretli olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır. Sair unsurlar gibi, Müslim ve Gayr-ı Müslim olarak iki kısma inkısam etmemiştir. Nerede Türk taifesi varsa, Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır (Macarlar gibi). Hâlbuki küçük unsurlarda dahi, hem Müslim ve hem de Gayr-ı Müslim var.
Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et! Senin milliyetin İslâmiyetle imtizaç etmiş. Ondan kabil-i tefrik değil. Tefrik etsen, mahvsın! Bütün senin mazideki mefahirin, İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefahir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde, sen şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefahiri kalbinden silme!
(Bediüzzaman Said Nursi (rh), Mektubat 123)
 
KAOS VE ÇÖZÜM
 
 
Dessas Avrupa, emperyalist arzularına ulaşmak için, milliyetçilik hissiyatını kullanmıştır. Bin senedir İslâmiyet’e kardeşâne hizmet eden çok unsurları, milliyetçilik hissiyatıyla birbirinden koparmış ve kaos ortamını körüklemiştir. İslam ülkeleri birbirine adeta düşman edilmiştir. Her ülke kendi içinde birçok kamplara ayrıştırılmıştır. Tesbihin ipi kopmasıyla taneleri dağıldığı gibi; İslâmiyet bağlarının koparılmasıyla, Müslümanlar tesbih taneleri gibi dağılmışlardır. Ya da Müslümanların arasındaki kuvvetli bağın koparılması için, kavmiyet hisleri öne çıkarılmış, İslâmiyet ötelenmiştir.
Kudretli Osmanlı padişahları Ermeni, Rum mühendisleri çalıştırmaktan gocunmamışlar; aynı mahallede cami, sinagog, kilise yan yana durup bağlıları ibadetlerini hürce yapabilmişlerdir. Endülüs İslâm Devleti’nin kalıntıları, Avrupa medeniyetini tesise yetmiştir ve Avrupa, menfaatleri doğrultusunda bütün mezhep ve ırk farklılıklarına rağmen bir araya gelebilmektedirler.
Ya şimdi doğuda yaşanan hadiseler… Hangi hümanist gevezelikler yaraya merhem olabilir? Dün Pakistanlı kadın, Osmanlı payidar olsun, İslamiyet ayaklar altına düşmesin diye çocuğunu pazara çıkarmışken; bugün, Arabistan Arapların olsun demek hangi milli hissin muvazenelerine sığar?
Lütfen dikkat edelim! Müslüman’ın Müslüman’dan başka dostu olamaz. Çözüm ise, Avrupa’nın kokuşmuş, kendilerinin bile artık dışlamaya başladıkları sefih medeniyetinde olamaz. Çözüm, İslamiyet’tedir. Bedîüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle, “İçimizde kalblere hâkim, hiss-i dinîdir. Kader-i Ezelî ekser enbiyayı Şark’ta göndermesi işaret ediyor ki; yalnız hiss-i dinî Şark’ı uyandırır, terakkiye sevkeder. Asr-ı Saadet ve Tâbiîn, bunun bir bürhan-ı kat’îsidir.”15
“Kim hevâsına uyarak bâtıl yolda cenk eder, kavmiyetçiliğe (asabiyet) çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve tehevvüre kapılırsa, cahiliye ölümü üzere (kâfir olarak) ölür.” (İbn Mâce, Fiten 7)
 
MİLLİYETİMİZ
YALNIZ İSLAMİYET’TİR
 
“Bu ülkenin ırklarını, tek ırk, tek kalp, tek insan haline getiren İslamiyet olmuş. Biyolojik bir vahdet değil bu. Ne kanla ilgisi var, ne kafatasıyla. Vahdetlerin en büyüğü, en mukaddesi. İster siyah derili, ister sarı... inananlar kardeştir. Aynı şeyleri sevmek, aynı şeyler için yaşamak ve ölmek. Türk’ü, Arap’ı, Arnavut’u düğüne koşar gibi gazaya koşturan bir inanç; gazaya, yani irşada. Altı yüz yıl beraber ağlayıp, beraber gülmek. Sonra bu muhteşem rüyayı korkunç bir kâbusa kalb eden meşum bir salgın: Maddecilik. Tarihin dışına çıkan Anadolu, tarihin ve hayatın. Heyhat, bu çöküşte kıyametlerin ihtişamı da yok, şiirsiz ve şikâyetsiz.”
(Cemil Meriç)
 
 
 
Hayrat Neşriyat Muhtasar Meali, Hicr 26
 A.g.e, Bakara 30-31
 A.g.e, A’raf 11-12
 A.g.e, A’raf 14, 17
 Hucurat 13
Said Nursi, Lemalar Mecmuası I, Altınbaşak Neşriyat, Osmanlıca Nüsha, s. 117
Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c.7, s. 212.
Hadid 8
Zariyat 56
Ravi: Vasile İbnu`l-Eska, Hadis No: 4800
Hud, 45- 46
Hucurat 10
Said Nursi, Mektubat Mecmuası I, Osmanlıca Nüsha, s. 121
Said Nursi, Mektubat Mecmuası I, Osmanlıca Nüsha, s. 123
Said Nursi, Mektubat Mecmuası II, Osmanlıca Nüsha, s. 424
 

HADİSLER


“(Ben) cinleri ve
insanları, ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım!”
ZARİYAT,56


“Kim hevâsına uyarak bâtıl yolda cenk eder, kavmiyetçiliğe (asabiyet) çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve tehevvüre kapılırsa, cahiliye ölümü
üzere (kâfir olarak) ölür.”
HADÎS-İ ŞERİF


“Allah katında sizin en üstün olanınız, en takvâlı olanınızdır.”
HUCURAT, 13
 
“Müslüman olduklarında Kureyşli bir efendiyle Habeşli bir köle arasında bir fark yoktur.”  Google Gruplar
HADÎS-İ ŞERİF
February 02

Çocuk eğitiminde ilk yıllar

Çocuk eğitiminde ilk yıllar
 

Kur’ân’ın ifadesiyle dünya sahnesine kendisini nelerin beklediğinden bîhaber, fikirsiz, tecrübesiz bir şekilde gelmekte olan insanın, hayat safhalarının dörde ayrdrıldığını görüyoruz. Çocukluk, gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık… Mümeyyiz vasıflara sâhip, karakterli, ideal şahsiyetler insanın ilk safhada aldığı iyi bir eğitimle teşekkül ediyor.
Hatta çocukluk süreci de kendi içinde sınıflandırıldığında en önemli dönem olarak karşımıza ilk bir sene çıkar. Bir çocuk altı yaşına geldiğinde ise kişiliğinin alt yapısı artık tamamlanmış demektir. İleride ne tip bir insan olacağından, kendisine nasıl bir eş seçeceğine kadar birçok husus bu kişilik yapısıyla doğrudan orantılıdır.

Malumdur ki dünyaya gözlerini açan her çocuk, normal olmayan durumlar haricinde, ilk muhatap olarak anne ve babasını görür. Hiç tanımadığı bu âlem hakkında âile ocağında bir fikir edinmeye çalışacak, hâdiselere bakışı, kavrayışı, yorumlayışı annesinin kendisine olan yaklaşımlarıyla bir şekil kazanacaktır.

Bedîüzzaman Hazretleri gerek çocuk gerek anne açısından, eğitimdeki ilk bir yılın ehemmiyetini şöyle ifade ediyor: “Bir yaşımdaki fıtratıma ve rûhuma merhum validemin ders ve telkinâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esâsiye müşahede ediyorum.”

Her çocuğun fizyolojik (bedene âit) ve psikososyal (rûhî ve cemiyetle alâkalı) olmak üzere iki ana gruba ayrılan temel ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçlar vaktinde karşılandığında, bebek yaşadığı dünyaya karşı gittikçe tam bir emniyet hissetmeye başlar. Doğduğu andan itibaren şahsiyetine güven ve iyimserlik tohumları atılan bir çocukta potansiyel kabiliyetler en üst seviyede gelişme gösterecektir. Ne yazık ki her çocuk yetişme temellerinin sağlıklı atılması şansına sahip değil! Bunda birinci derecede ebeveynler sorumludur. Akıl ve ruh sağlığı yerinde olan her anne-baba kendi hayat dallarında muvaffakiyet ve saadet sırlarına vâkıf şahsiyet meyvelerini görmek isteyecektir.
ÇOCUĞU SEVGİ İLE BÜYÜTMEK

Toplumun sağlam bir gelecek yakalayabilmesi için çocuk eğitimi üzerine akademik çalışmalar, ciddi incelemeler yapılmaktadır. Araştırmalara göre, insan zekâsının %50’si dört yaşına kadar oluşuyor. Sekiz yaşına geldiğinde bu oran %80’e ulaşıyor. Kalan %20’lik kısım ise 17 yaşına kadar uzanan bir süreçte tamamlanıyor. Bu oranlar bize bebeklik (1–2) ve ilk çocukluk (2–7) dönemi diye adlandırılan yaşların tam bir cevher niteliği taşıdığını açıkça gösteriyor. Dört yaşındaki başarılı ve zeki çocuklar üzerinde yapılan bir araştırmada ise bu çocukların bebeklik dönemlerinde anne babalarından yakın ilgi gördükleri, ihtiyaçları doğru algılanarak giderildiği ve ebeveynlerin jest ve mimikleriyle bile onlara sevgi ikramında bulundukları görülmüştür. Hatta bazı uzmanlar anne sevgisini büyüme vitamini olarak adlandırıyorlar. Çünkü şefkaten mahrum büyüyen çocukların fizyolojik ihtiyaçları tam olarak karşılansa da sevgiyle büyüyyen emsallerine nispetle daha düşük bir zekâ, yıkık bir ruh yapısı, çabuk hastalanabilir bir bünye taşıdıkları hatta daha çabuk ölebildikleri gözlemlenmiştir.

İki hayatın saadet reçetesini elinde taşıyan Peygamber Efendimiz (asm)’ın çocuk yetiştirmede takip ettiği usullere, mevzu çerçevesinden baktığımızda bir çocuğun ağlar bir şekilde bırakılmasına izin vermediğini, mutlaka teskin edilmesini tavsiye ettiğini ve bunun gibi birçok misal ve tatbikat görüyoruz. Hatta “Kim ağlayan çocuğunu sakinleşinceye kadar gönüllerse, Cenab-ı Hak cennette ona memnnun oluncaya kadar i’tâ ve ihsanda bulunur” diyerek anne-babaları hassasiyete teşvik etmiştir.
ÇOCUK YETİŞTİRMEDE HÂYÂTÎ KURALLAR

Eğitim sürecinde içimizdeki potansiyeli harekete geçirerek çocuğa verebileceğimiz çok şey vardır. Bebeklik döneminde şu hususlara dikkat edilmesi gerekir:

• Öncelikle çocuğa renk, ses, düzen, temizlik gibi geniş bir yelpazede huzur bulabileceği bir ortam hazırlayın! Yüksek sesle tartışmaların yapıldığı bir mekân çocuğun hem lisan hem de ruhsal gelişimine zarar verdiği gibi, araştırmalar, dağınık bir evin zeka gelişimine olumsuz etki ettiğini gösteriyor.

• Çocuğunuzu tanıyın! İnce hissiyatınız onun nasıl daha sakin kalabildiğini kavrayacaktır ve öyle muamele edin! Dizlerinize alın, ilâhiler terennüm ederek hafifçe sallayın. Hem böylece ses hareket uyumunu fark etmesini sağlarsınız.
• Annelerinizin “Kucağa alıştırma!” ikazlarını duymazdan gelin. Çocuğunuzu kucaklayın, öpün, sevin, okşayın!

• Birlikte yaptığınız eylemleri ona anlatın! Belki birçok hanımın gün boyu tek arkadaşı bebeğidir. Onunla bol bol konuşun! Basitlerden başlayarak etrafınızdaki nesnelleri tanıtın. Aranızda 10 cm kalacak şekilde onunla yüz teması kurun. Bu pozisyondayken şayet ilgisi dağınık değilse çeşitli mimikler ve ses tonlamaları kullanarak onunla sohbbet edin! Çıkardığı sesleri taklit edebilirsiniz, zamanla o da sizi taklit etmeye başlayacaktır.

• Çocuğunuz için kalbinizde daima var olan bütün duâları açığa çıkarın ve ona sık sık tekrar edin! Manevî bilincin sağlam oluşumu için çocukla konuşurken “Allah” kelimesini müsbet cümleler içinde kullanmaya dikkat edin. Mesela; hiç düşünmeden ağzınızdan çıkan “Allah cezanı versin!” gibi bir cümle dinin temel kavramlarına karşı çocuğun bilinçaltında olumsuzlukların gelişmesine sebep olur. Bunun yerine konuşmalarınızı Allah’ın koruyan, seven, ikram eden bir varlık olduğunu telkin eden cümlelerle bezeyin. Tahammülünün en zorlandığı anlarda bile çocuğuna “Kahrolası!” yerine “Nûr olası!” demeye lisanını alıştırmış kişilerden olmaya gayret edelim!

• Lâtif seslerden Kur’ân-ı Kerîm ve ilâhiler dinletin!
• Dördüncü aydan itibaren kitapla tanıştırın! Bebekler için hazırlanmış yazısız, karton veya plastik kitaplar vardır. Bu kitaplardan olabildiğince erken edinin. Çocuğu kucağınıza alıp beraber bu kitaplara bakın, yorum yapın!
• Bir yaşından önce tuvalet eğitimi vermeye çalışmayın! Yoksa bedelini ileri yaşlara kadar uzanan ruhsal sorunlarla ödersiniz.
• Çocuğa yalan söylemeye kendinizi alıştırmayın! Dokunmasını istemediğiniz bir şeyi ortadan kaybedip, sonra da “Köpek yedi!”, “Cikcik aldı!” gibi ya da götüremeyeceğiniz halde “Ağlamazsan seni attâ götürecceğim!” gibi sahte beyanlarda, asılsız vaatlerde bulunmayın!
• Bebeğin ağlamasına kayıtsız kalmayın! “Ağlar ağlar susar!” gibi bir yaklaşım çocuğu karamsar yapar ve güven duygusunun gelişimini engeller.
• Eşyanın niteliğini kavrayabilmesi için çeşitli türlerde ve renklerde oyuncaklar verin, uzanıp almasını sağlamaya çalışın! Bebeğin çetin bir öğrenme zamanı olan ilk yılları elden geldiğince iyi değerlendirmeye çalışın!
• Bilgi edinin! Okuyun! Araştırın!
• Eşinizle istişare edin! Ortak kararlar alın!
• Duâ edin! Allah’ın emanetleri olan yavrularınızı yetiştirmek vazifesinde yine O’ndan yardım isteyin!

Evet, bebeğin ilk yıllardaki gerek fizyolojik ve gerek psikolojik gelişimi yaşam boyu belirleyici olduğu gibi, eğitimdeki bu ilk sürecin de en etkili unsuru şüphesiz şefkattir. Allah’ın ebeveynlere bahşettiği muhteşem bir program olan şefkat, çocuklarımızı sadece dünyada değil ondan sonraki hayatta da mesut ve muvaffak olabilecek şahsiyetler olarak yetiştirmenin şifrelerini ihtivâ eder. Ebeveynlerin muvazzaf olduğu cihet ise; bu programı her açıdan doğru kullanmanın bilgisine ulaşmak, numunelerini araştırmak ve tatbik etmektir.
December 31

Hikaye

 
 
 
* Abdullah İbnu Hişam radıyallahu anh anlatıyor: "Biz Resulullah aleyhissalatu vesselam ile beraberdik. O sırada, Aleyhissalatu vesselam, Ömer radıyallahu anh'ın elinden tutmuştu. Hz. Ömer: "Ey Allah'ın Resulu! Sen bana, nefsim hariç herşeyden daha sevgilisin!" dedi.
 
 
 Resülullah hemen şu cevabı verdi: "Hayır! Nefsimi elinde tutan Zat-ı Zülcelal'e yemin ederim, ben sana nefsinden de sevgili olmadıkça (imanın eksiktir)!"
 
Hz. Ömer radıyallahu anh:
"Şimdi, sen bana nefsimden de sevgilisin!" dedi. Bunun üzerine Aleyhissalatu vesselam: "İşte şimdi (kamil imana erdin) ey Ömer!" buyurdular."
 
 
* Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Muhammed'in nefsi yed-i kudretinde bulunan Zat-ı Zülcelal'e yemin olsun ki, sizden birine, beni görmeyeceği bir gün gelecek ki, o gün beni beraberlerinde görmek, ona ehlinden ve malından daha makbul olacak."
 
   Resulullah'ın bu sözünü, Ashab, kendilerine ölümünü haber veriyor diye yorumladılar. Bunun üzerine, ölümüyle kendisini kaybedince getirmiş olduğu bereketleri müşahede ettikleri müddetçe duyacakları, Aleyhissalatu vesselam'a kavuşma temennisini kasdettiğini
bildirdi."
November 12

Ahlâkı dâvâsına delil olan insan: Hz. Muhammed (asm)

 
 
 
Ahlâkı dâvâsına delil olan insan: Hz. Muhammed (asm)
 
 
 İnsan ahlâkı sonradan şekillenen bir kavramdır.
Çevrenin etkisi, ailenin terbiyesi zamanla iyi ya da kötü yönde şekillendirir insan ahlâkını. Fakat daha küçük yaşlardan itibaren Hz. Muhammed’in mükemmel bir ahlâka sahip olması bu halin
O’na Allah tarafından verilmiş bir lütuf ve bir mûcize olduğunu gösteriyor. Üstelik Efendimizin ahlâkını şekillendiren ortam tam bir cahiliye devri olmasına rağmen…
Zaman-ı Âdem’den beri insanlığa rehber olmak adına pek çok peygamberler gelip geçmiştir tarih şeridinden. Peygamberler, insanların hem dünyevî hem uhrevî saadetlerini kazandırmak, onları hem manevî hem de maddî cihette terakki ettirmek için Allah tarafından birer vazifelidirler.
Bu mübarek zatların Allah’a elçilik vazifesi yaparken, kimi zaman pek çok tâbileri olmuş, kimi zaman sadece birkaç kişi; kimisinin hiç ümmeti olmamıştır.
Yüce Allah, davalarına ve hakkaniyetlerine delil olmak üzere çeşitli mûcizeler vermiştir onlara. Allah, peygamberlerine verdiği her bir mûcize ile “Bu kul benim vazifeli memurumdur, söyledikleri doğrudur” dercesine inkârcıları imana davet eder. Evet Allah’ın peygamberlerini tasdik etmek ve onları doğrulamak için, devamlı süregelen âdetini değiştirmesi yani onlara mûcizeler vermesi peygamberlerin davalarına en büyük bir delildir.
Nuh (as)’ın gemi mûcizesi, İbrahim (as)’ın ateşte yanmaması, Musa (as)’ın mûcize asası, İsa (as)’ın ölüleri diriltmesi, iştihar etmiş en meşhur peygamberlerin en meşhur mûcizeleridir. Tüm peygamberlerin efendisi olan Hz. Muhammed (asm)’in ise mûcizelerinin hepsi çok büyüktür. Diğer peygamberlerin göstermiş olduğu mûcizelerin her birine mazhar olmuştur O (sav). En büyük mûcizesi ise Kur’ân-ı Azimüşşandır. Bundan başka Kamer’i işaret parmağıyla ikiye ayırması, mi’raca yükselmesi, parmaklarından su akması gibi bine yakın mûcizeleriyle de davasını tasdik eder. Lâkin O’nun bir mûcizesi daha vardır ki, Kur’ân’dan sonra davasına delil en büyük mûcizesi odur. Evet peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m)’ın Kur’ân’dan sonraki en büyük mûcizesi yüksek ahlâkıdır. O, ahlâkı davasına delil olan bir peygamberdi. O’ndan başka ne hiçbir beşer ve ne de hiçbir peygamber öyle bir ahlâka mazhar olmamıştır. Peki O’nun ahlâkını mûcizevi kılan ne idi?
Hz. Muhammed’in (sav) ahlâkının mûcize olduğuna en büyük delil, düşmanlarının ve O’nu en iyi tanıyan akrabalarının ve yakınlarının şahsiyetinin mükemmelliğini kabul etmeleridir. Nitekim ahlâkta en önemli bir seciye olan “emin olma, güvenilirlik” sıfatını O’na verenler kendisine iman etmeyen düşmanlarıydı. Müşrikler peygamberlik verilmeden önce söledikleri “Muhammed’ül Emin” sıfatını peygamberlik döneminde de kabul etmişler, can düşmanları bile kıymetli eşyalarını O’na emanet etmekte tereddüt etmemişlerdir. İman etmedikleri halde inkâr da edemedikleri diğer mûcizeleri gibi, gün gibi âşikâr olan “Muhammed’ül Emin’i” de inkar edememişlerdir. Bir insanın yüksek ahlâkını ve şahsiyetini düşmanlarının dahi tasdik edip onaylaması ahlâkının fevkalade oluşuna apaçık bir ispat değil midir?
Hepimizce malûmdur ki mûcizeler, insanları imana getirmek için Allah’ın peygamberlere ihsan ettiği hârikulade hallerdir. Efendimizin (asm) ahlâk mûcizesi de pek çok insanın imana gelmesine ve imana gelenlerinde imanının takviyesine vesile olmuştur. Hz. Hatice annemiz, Hz. Ebûbekir gibi yüksek ruhlu insanlar başka bir delil ve mûcize aramadan peygamberimizin şahsiyetini ve güzel ahlâkını yeterli bularak O’na teslim olmuş ve iman etmişler. Hatta meşhur İsrailoğulları alimlerinden Abdullah ibn-i Selam gibi pek çok zatlar Resul-ü Erkem’in yalnız simasını görmekle “Şu simada yalan yok, şu yüzde hile olamaz” diyerek imana gelmişlerdir. (Kadı İyaz Eş-Şifa 1/207,247)
Rabbimizin biz kullarında görmek istediği güzel ahlâkı, bize anlatan ve bildiren hiç şüphesiz Kur’ân’dır. Kur’ân’ı yaşayan ve fiilen bize örneklik eden de Hz. Muhammed (asm)’dır. Öyle ki Hz Aişe, Efendimizin ahlâkını soranlara “Siz Kur’ân’ı okumuyor musunuz? Onun ahlâkı Kur’ân’dı” diye tarif etmiştir. (Müslim 1/514 Hadis no: 746) Bir insanın ahlâkının Kur’ân olması mûcize değildir de başka nedir? Allah’ın kelâmı ve emri olan Kur’ân’ı hayatına tam yansıtan, Allah’ın memnuniyetini ve sevgisini tam kazanan olmuş olmaz mı?
Allah, insanın mahiyetine kendi isim ve sıfatlarından küçük numuneler yerleştirmiştir. Nasıl ki hünerli bir san’atkâr olsa, san’atını yaptığı eserler üzerinde hem kendi görmek hem de başkalarına gösterip beğendirmek ister. Rabbimiz de bütün güzel vasıflarını ve sıfatlarını, en güzel kıvamda yarattığı insanda görmeyi ve göstermeyi dilemiştir. İşte güzel ahlâk insanın Allah’ın isim ve sıfatlarını üzerinde yansıtmasıdır.
Güzel ahlâkın bütün çeşitlerini Hz. Muhammed’de en yüksek derecede toplayan Allah, O’nu sûreten en güzel yaratmakla beraber, sireten de insanların en güzeli kılmıştır. O’nun ahlâkı o kadar yüksektir ki; Allah kelamında O’na şöyle hitap ediyordu: “Hiç şüphesiz senin için bitmez tükenmez bir mükâfat vardır. Ve hiç şüphesiz sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin.” (Kalem Sûresi, 3-4)
 Efendimiz’den başka bu şekilde Allah’ın bizzat övgüsüne başka hiçbir kimse mazhar olmamıştır. Hz. Muhammed’in ahlâkının âyette denildiği gibi bütünüyle yüce olması, O’nun bu halinin mûcize olduğunu bir kez daha gösterir.
İnsan ahlâkı sonradan şekillenen bir kavramdır. Çevrenin etkisi, ailenin terbiyesi zamanla iyi ya da kötü yönde şekillendirir insan ahlâkını. Fakat daha küçük yaşlardan itibaren Hz. Muhammed’in mükemmel bir ahlâka sahip olması bu halin O’na Allah tarafından verilmiş bir lütuf ve bir mûcize olduğunu gösteriyor. Üstelik Efendimizin ahlâkını şekillendiren ortam tam bir cahiliye devri olmasına rağmen… Evet cehaletin son raddeye vardığı bir zamanda mûcizevi bir ahlâka sahip olan, peygamberlikten sonraki ahlâkı nasılsa kırk yaşından önceki hayâtı da öyle temiz ve nezih olan Hz Muhammed (a.s.m) ayette denildiği gibi “Pek büyük bir ahlâk üzere” değil midir?
Peygamber Efendimizin (asm) ahlâkının harikuladeliğini gözler önüne seren bir cihet daha vardır. Güzel huylar elbette birbirine zıt değildir. Fakat her bir huyun en yüksek ahlâk derecesinde bir şahısta toplanması zordur. İyi bir sıfatın ve niteliğin en üst derecede olması başka bir iyi sıfatı zayıflatabilir. Mesela son derce yumuşak huyluluk ile son derece yiğitlik ve kahramanlık, tam bir alçakgönüllülük ile son derece heybet ve vakar, kılı kırk yaran bir adâlet ile son derece merhametlilik, tam bir tutumluluk ile tam bir cömertlik, engin bir sevgi ve şefkat ile yerinde gösterilen hiddet ve kızgınlık…
 Birbirine zıt gibi görünen bu güzel huyların bir arada hem de zirve noktada bir şahısta toplanması; bir huy, bir huya engel olmaması harika, mûcize sayılacak bir haldir.
İşte Hz. Muhammed (asm)’ın bütün bu güzel huyları en yüksek derecede şahsiyetinde toplaması O’nun bir mûcizevî yönünü daha ortaya koymaktadır. Hatta iman etmediği halde pek çok doğulu ve batılı bilginler O’nun kemalatını kabul etmişlerdir. Hz. Muhammed o kadar mükemmel bir insandır ki;  on dört asır boyunca unutulmamış, kemâlâtı dillerden dillere dolaşmış ve ismi zihinlerde yer etmiştir ve etmektedir de.
Hz. Muhammed’i insaniyette en üst seviyeye çıkaran ve Rabbimize “Habib” yapan sebep hiç kuşkusuz O’nun tamamiyle Allah’ın sevdiği hale bürünmüş olmasıdır. Allah’ın sevdiği bütün güzel huyları üzerinde bulundurması O’nu en sevgili makamına çıkarmıştır.
Demek en yüksek ahlâka mazhar olan, “en sevilen” olmaya hak kazanmıştır.
 
 

Cennet emeklilik kadar yakın değil mi?

 
 
 
Cennet emeklilik kadar yakın değil mi?
 
 
 
     Nice kişiler vardır ki âhiret hayatına, lezzetlerine ve keyiflerine “uzak” diyerek tâlip olmazlar. Fakat aynı insanlar emekliliğe, bir apartman dairesine, bir parça toprak olan arsaya, bir kısım makam ve mevkîlere ömürlerinin sonunda ulaştıkları halde hiç gocunmazlar ve uzak demezler.
Hatta bu uğurda çekmedikleri çile, görmedikleri cefâ kalmaz. Çok büyük yatırımlarla, emeklerle, gayretlerle ve mücadelelerle ömür sermayelerinin tamamını harcayarak gece-gündüz demeden kan-ter içinde uğraşırlar. Bu uğurda âdeta güneşi tanımazlar, çocuklarına doymazlar, uykuya kanmazlar, âileleri ile gurbettekiler gibidirler. İşin çok ilginç yanı bu hedeflerini elde etme garantileri yoktur. Çokları tam “ulaştım” dediği anda “Bütün nefisler ölümü tadacaktır!” gerçeği ile karşılaşmıştır.
Bu kadar gayretle koşuşturmanın ve her şeyi bu uğurda harcamanın neticesi, eğer mümkün olursa beş on sene mutluluk ve çoğu zaman da ayın sonunu zor getiren bir maaştır. Emeklilik ikramiyesi ile eline geçecek olan da (eğer daha önce birikim varsa) orta halli bir araba veya iki gözlü bir apartman dairesidir. Fakat pek kısa bir zaman sonra biriktirdiği her şeyi bırakarak anne, baba, kardeş, hanım ve çocuk dâhil hiçbir dost ve yakının bulunmadığı yalnızlık ve gurbet diyarı olan mezaristana yapayalnız ve hazırlıksız olarak gitmek var!

Hâlbuki “uzak” denilen âhiretin bâkî lezzetleri ve menfaatleri ki her hak edene îman mukâbilinde bu dünya yüzü kadar bağlar ve saraylarla süslü, bâkî, daimî bir tarla ve mülkü kazandırıyor. Bu bâkî menfaatler ise bazen emeklilikten daha yakın, bazen onunla beraber, bazen de kısa zaman sonra elde ediliyor. Peki, bunları kazanmak için ödenmesi gereken fiyat nedir? Yalnız birkaç haramı terk etmek... Zaten helâl dairesi geniş ve keyfe kâfi olduğundan harama girmeye hiç lüzum yok. Her günde beş vakte taksim edilmiş toplam bir saate sığan namazı kılmak, yılın bir ayında yaklaşık 15 gün aç kalmak (Çünkü günün tamamını oruç tutarak geçirmiyoruz) gibi hafif ve az olan farzları yerine getirmekten ibarettir.
Neredeyse Cennet kadar uzak olan emekliliğe, tek bir daireye, arsaya, makam ve mevkîlere (bırakıp terk edileceği bilindiği halde) çok büyük yatırımlarla çok büyük gayretler sarf eden, âhiret hayatına uzak derse, “İnsanın kendi kendine yaptığını dünya toplansa ona yapamaz” sözünü doğrulamaz mı? Bu davranış haklı ve mantıklı bir hareket olur mu?
Bir hadis-i şerifte meâlen şöyle buyrulmuştur: Kabir Cennet bahçelerinden bir bahçe veyahut Cehennem çukurlarından bir çukurdur.
 
 

Bir tesellî

Bir tesellî
 
Ve ey şefkatli Resûl ve ey re’fetli Nebî! Eğer senin bu azim şefkatini ve büyük re’fetini tanımayıp akılsızlıklarından sana arka çevirip dinlemeseler, merak etme! Semavat ve Arz’ın cünûdu taht-ı emrinde olan, arş-ı azîm-i muhîtin tahtında saltanat-ı rububiyeti hükmeden Zât-ı Zülcelâl sana kâfidir. Hakiki muti’ taifeleri, senin etrafına toplattırır, seni onlara dinlettirir, senin ahkâmını onlara kabul ettirir!


Dâvâ sahibi olan, bilhassa büyük dâvâsı olan insanlar, dâvâsının büyüklüğü nispetinde büyük belâlara, musîbetlere, sıkıntılara maruz kalmışlardır. Yeryüzünde en büyük dâvâ peygamberlere âit olduğu için en çok sıkıntıyı da onlar çekmişlerdir.

Hatem’ül Enbiya olan Efendimiz (asm) da dâvâsı uğrunda pek çok sıkıntı çekmişti. Bazen kötü sözlere maruz kalmış, bazen kendisiyle alay edilmiş, bazen işkenceye uğramıştı. Hatta Taif’te taşlanmış, o öpülesi mübarek ayakları kanamıştı. Uhud Savaşı’nda ay gibi olan mübarek yüzü kanamış ve güldüğü zaman inci gibi görünen dişi kırılmıştı.

Cenâb-ı Hakk bu kadar sıkıntı çeken Efendimiz’e (asm) sıkıntısını hafifletecek, O’na (asm) tesellî verecek dâvâ arkadaşlarını da bahşetmişti. Getirdiği her şeyi tereddütsüz tasdik eden Hz. Ebu Bekir (ra) bunun en güzel misallerinden biridir. İslâm dâvâsında Peygamberimiz (asm) için sâdık bir müşâvir ve dert ortağı, sükûnet kaynağı olan Hz. Hatice (ra) validemiz, ölene kadar Peygamberimiz (asm)’ın kolu, kanadı, sığınağı, müşriklere karşı savunucusu ve yardımcısı olan Ebû Tâlib ve diğer Ashâb-ı Güzîn. Meselâ ashaptan biri olan Sa’d b. Muaz (ra)’ın Bedir harbi öncesindeki şu sözleri Efendimizi (asm) çok neşelendirmiştir: “Yâ Resûlallah! Sen, istediğini yap! Seni hak peygamber gönderen Allah’a yemin ederim ki, sen bize şu denizi gösterip dalsan, seninle birlikte biz de dalarız, içimizden hiç kimse geri kalmaz!”

Kendisini tesellî eden iki insan olan Hz. Hatice (ra) ve Ebu Talib’i kaybettiği seneye hüzün yılı ismini takacak ve şöyle buyuracaktı aleyhissalâtüvesselâm: “Şu ümmet üzerinde şu günlerde toplanan iki musîbetten hangisine en çok yanacağımı bilemiyorum.” (1)

İşte bu hüzün yılından sonra Miraç mûcizesinin vuku bulmasında çok hikmetlerle beraber Efendimizi (asm) tesellî etmek de olabilir. Zira en çok tesellî bulduğu iki insanı aynı sene içinde kaybetmek Efendimizi (asm) çok üzmüştü. En güzel tesellî olan rü’yetullah ve Cenâb-ı Hakk ile mükâlemeye bu senenin hemen sonrasında mazhar olması O Zât (asm) için önemli bir tesellî kaynağı olmuştur.

Cenâb-ı Hakk, Efendimizi (asm) miraç gibi hususi iltifatlarla tesellî ettiği gibi indirdiği bazı âyetlerle de tesellî etmiştir. Tevbe Sûresi’nin son iki âyetinde buna güzel bir misal vardır. Âyetler şöyle: “Şanım hakkı için, size kendinizden öyle (izzetli) bir peygamber geldi ki, sıkıntıya düşmeniz ona ağır gelir; size düşkündür, mü’minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir. (Ey şefkatli Resûl) Eğer (seni dinlemeyip senden) yüz çevirirlerse, artık de ki: “Allah bana kâfidir! O’ndan başka ilah yoktur! (Ben) O’na tevekkül ettim ve O, büyük arşın Rabbidir!” Buradaki son âyetin mânâ-yı sarihi, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a der: “Eğer ehl-i dalâlet arka çevirip senin şeriat ve sünnetinden i’raz edip Kur’ân’ı dinlemeseler, merak etme! Ve de ki: Cenâb-ı Hakk bana kâfidir. Ona tevekkül ediyorum. Sizin yerlerinize ittiba edecekleri yetiştirir. (2)

Yine bu âyetler der ki: “Ey insanlar! Ey müslümanlar! Böyle hadsiz bir şefkatiyle sizi irşad eden ve sizin menfaatiniz için bütün kuvvetini sarf eden ve manevi yaralarınız için kemal-i şefkatle getirdiği ahkâm ve sünnet-i seniyesiyle tedavi edip merhem vuran şefkatperver bir zâtın bedihî şefkatini inkâr etmek ve göz ile görünen re’fetini ittiham etmek derecesinde onun sünnetinden ve tebliğ ettiği ahkâmdan yüzlerinizi çevirmek, ne kadar vicdansızlık, ne kadar akılsızlık olduğunu biliniz! Ve ey şefkatli Resûl ve ey re’fetli Nebî! Eğer senin bu azim şefkatini ve büyük re’fetini tanımayıp akılsızlıklarından sana arka çevirip dinlemeseler, merak etme! Semavat ve Arz’ın cünûdu taht-ı emrinde olan, arş-ı azîm-i muhîtin tahtında saltanat-ı rububiyeti hükmeden Zât-ı Zülcelâl sana kâfidir. Hakiki muti’ taifeleri, senin etrafına toplattırır, seni onlara dinlettirir, senin ahkâmını onlara kabul ettirir!” (3)

Bu âyetin gayesi, kâfirlerin, yüz çevirmeleri ve bu teklifi kabul etmemeleri halinde, Hz. Peygamberin kalbine bir hüznün ve kederin gelmeyeceğini; zira Allah’ın, düşmanlarına karşı O’na yardım etmede ve O’nu, çeşitli lütuf ve nimetlerinin derecelerine ulaştırmada, o peygambere yeteceğini beyan edip açıklamaktır. (4)
Kaynaklar:
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/124–125.
Said Nursi, Lem’alar, Osmanlıca Nüsha, sh.53
Said Nursi, Lem’alar, Osmanlıca Nüsha, sh.56-57
Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 12/245
November 05

Kırk senelik ömrün bir mahsulü Niyet

 
 
Kırk senelik ömrün bir mahsulü Niyet
 
 
 
“Niyette öyle bir hâsiyet vardır ki, seyyiatı hasenata ve hasenatı seyy-yiata
tahvil eder. Demek, niyet bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlâstır. Öyleyse, necat, halâs, ancak ihlâsl-ladır.

İşte bu hâsiyete binaendir ki, az bir zamanda çok ameller husule gelir. Buna binaendir ki, az bir ömürde Cennet, bütün lezâiz ve mehâsiniyle kazanılır. Ve niyetle insan daimî bir şâkir olur, şükür sevabını kazanır.”
(Mesnevî-i Nûriye, s.58)

İslâmiyet’in en ziyade ehemmiyet verdiği meselelerden birisi niyettir.
Niyet: Azmetmek, bir şeyi kastetmek, kalben tasdik etmek istemek manalarına gelir. İlmin üçte biri veya dörtte birini niyetin teşkil ettiğini âlimler söylemektedirler.
Bütün ameller kıymetini niyete göre kazandığı için âlimler eserlerine niyetle ilgili hadislerle başlamayı âdet edinmişlerdir.

İbâdetlerin ibâdet olabilmesi için niyete muhtaç iken bazen niyet tek başına ibâdet olur.
Bu konu hakkında Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri şöyle demektedir:
“Bu niyet meselesi, benim kırk senelik ömrümün bir mahsulüdür. Evet, niyet öyle bir hâsiyete mâliktir ki, âdetleri, hareketleri ibadete çeviren pek acîb bir iksir ve bir mayadır.

Ve kezâ niyet ölü ve meyyit olan hâletleri ihya eden ve canlı, hayatlı ibâdetlere çeviren bir ruhtur.
Ve kezâ niyette öyle bir hâsiyet vardır ki, seyyiatı hasenata ve hasenatı seyyiata tahvil eder. Demek, niyet bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlâstır. Öyleyse, necat, halâs, ancak ihlâsladır. İşte bu hâsiyete binaendir ki, az bir zamanda çok ameller husule gelir. Buna binaendir ki, az bir ömürde Cennet, bütün lezâiz ve mehâsiniyle kazanılır. Ve niyetle insan daimî bir şâkir olur, şükür sevabını kazanır.” (Mesnevî-i Nûriye, s.58)
Demek niyet bir iksir, bir maya, bir ruhtur.

KÜLLÎ NİYET
İnsan ‘küllî niyet’ sayesinde daimî zâkir ve şâkir ve âbid olabilir. Küllî niyet adeta bir komutanın kendi neferlerinin yapmış olduğu bütün hizmetleri kendi namına padişahına takdim etmesidir. Veya bir adam, beş kuruş kıymetinde bir hediye ile padişahın huzuruna girer. Ve görür ki, her biri milyonlara değer hediyeler, makbul ve büyük adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: “Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?”
Birden der: “Ey seyyidim! Ey padişahım! Bütün şu kıymetli hediyeleri kendi namıma sana takdim ediyorum. Çünkü sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim.”

İşte, hiç ihtiyacı olmayan ve halkının sadakat ve hürmetlerindeki dereceye alâmet olarak hediyelerini kabul eden o padişah, o biçarenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu, en büyük bir hediye gibi kabul eder.
Aynen bu misaller gibi bütün varlığa zâbitlik eden ve hayvânat ve nebâtâta kumandanlık yapan ve yaratılanlara halifelik etmeye müsait olan ve kendi hususî âleminde kendini herkese vekil telâkki eden insanın, bütün varlığın ibadetlerini ve yardım taleplerini kendi namına Mâbûd-ı Zülcelâl’e takdim etmesidir külli niyet.

Veya âciz bir kul, namazında “Ettahiyyâtü lillâh” der. Yani, “Bütün mahlûkatın hayatlarıyla Sana takdim ettikleri kulluk hediyelerini, ben kendi hesabıma, umumunu Sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler Sana takdim edecektim. Hem Sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın.” demektir külli niyet.
Veya “Sübhaneke bicemiı’tesbihati cemiı’mahlukatike ve bielsineti cemiı’ masnuatike” diyerek, bütün mevcudatı kendi hesabına söylettirmektir külli niyet.

Resûlüllah aleyhissalâtü vesselâm buyurdular ki:
“Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Öyle ise kimin hicreti Allah’a ve Resûlüne ise onun hicreti Allah ve Resûlünedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya nikâhlanacağı kadına ise onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir.” (Kütüb-i Sitte, c.16, s.114)

 


İ’câz-ı Kur’ân’la alâkalı ıstılahlar

İ’câz-ı Kur’ân’la alâkalı ıstılahlar
 
     1. BELÂGAT: Sözlükte, varmak ve hedefe ulaşmak, idrak etti, kâfi geldi, te’kidde son hadde vardı mânâsına gelir. Her şeyden önce maâni, beyân, bedi’ ve bunlarla ilgili diğer bütün özellikleri içine
alan bir ilmin adıdır.
Istılah olarak belâgat: Muktezâ-yı hale uygun söz söylemeye denir.
2. FESÂHAT: Sözlükte; açık olma ve ortaya koyma mânâlarına gelir.
Istılah olarak fesâhat: Sözün ses ve mânâ kusurlarından arınmış olarak, rahat telaffuz edilen, tanzîmi mükemmel olan, mânâsı kolay anlaşılan, tatlı ve akıcı olan sözdür. Fesahat, kelimede, kelâmda ve mütekellimde bulunan bir vasıftır.
3. İ’CÂZ: Sözlükte, bir konuda başkakalarının acziyetini ispat etmektir.
Istılah olarak i’câz: Bir kelâmın belalâgatta insan gücünden dışarı çıkıp kişiyi muhalefette veya benzerini meydana getitirmekte âciz kalmak mertebesine düşürmemesidir.
4. NAZM: Sözlükte; dizmek, incileri ipe dizmek mânâlarına gelir.
Istılah olarak nazm: Nazm, ancak kelâmını nahiv ilminin gerektirdiği biçimde ortaya koymak, söz konusu ilmin kânun ve usullerine uygun davranmak, belirlediği metotları bilip onlardan sapmamak, çizdiği prensipleri gözetip onlardan hiçbirini ihlâl etmemektir. İstiâre, kinâye, temsîl ve bütün çeşitleriyle mecaz, nazmın gereklerindendir.
5. ÎCÂZ: Sözlükte, işi çabuk yapmak, sözü kısa kesmek, özetlemek gibi mânâlara gelir.
Istılah olarak îcâz: Maksadı açık ve net bir şekilde ifade etmek suretiyle, az kelimelerle çok mânâları anlatmaya denir.
6. BEDÂAT: Sözlükte; acîp ve garib olma, yeni zuhur etme, hayret verici mânâlarına gelir.
Istılah olarak bedâaat: Üslûbun hem garip, hem bedî’, hem acip, hem iknâ edici ve hiçbir şeyi, hiçbir
kimseyi taklit etmemiş olmasıdır.
7. BERÂAT: Sözlükte; ilim ve şecâatte kendi benzerlerinden üstün olma, her vasıfta tam ve kâmil olma mânâlarına gelir.
Istılah olarak berâat: Rağbetlendirmeme ve sakındırma, methetme ve kötülememe, ispat ve irşad, delil göstererek ve ispat ederek gâlip gelme ve anlatma gibi kelâma ait bütün kısımları ve hitâbın bütün tabakalarını içine alan beyânın haşmetine, sağlamlığına ve üstünlüğüne denir.
8. CEZÂLET: Sözlükte; rekik (tutukluk kusuru) olmayıp doğru dürüst olma, akıllılık, büyük mânâlarına gelir.
Istılahta cezâlet: söylenişte tatlılığı bulunan veya heybet, ululuk, çarpışma, korkutma,
9. ÜSLÛB: Bir kelâmın kalıbı ve sûretine denir. Veya sözden kast edilen gayeyi elde etmeye en yakın ve dinleyiciler üzerinde en etkili olan bir şekil üzerinde dizilen kelimelere, dökülen mânâya denir.
10. MEÂNİ: Mânânın görevi karşısında ifadenin şekillendirilmesidir. Belâgatın mühim dallarından biridir. Sözün yerinde kullanılması ve halin gereğine göre uğrayacağı değişiklikler, bu ilme konu olmuştur.

11. İLM-İ BEYAN (FENN-İ BEYYAN),
BEYAN: Sözlükte ortaya koymamak, açık-seçik olmak, açıklamak anlaşılır hale getirmek gibi mânâlara gelir.
Istılah olarak ise: Bir lâfzın mânâyla olan münâsebetini ve bir mânâyı farklı söz ve usullerle anlatmayı öğreten, belirli usul ve kuralları olan bir ilimdir. Belâgat ilmini meydana getiren üç ilim dalından birisidir. İfadenin açıklık derecesi; o ifadenin hakikat, mecaz, teşbih, kinâye ve istiâre olmasına göre değişir. İlm-i beyan, bu ifade tarzlarından hangisinin daha beliğ olduğunu inceler.
12. TEŞBİH: Lügatte, ‘benzetme’ demektir. Beyan mefhûmu olarak ise; belirli bir maksat için bir edat ile aralarındaki ortak nitelikten dolayı bir şeyi başka bir şeye benzetmektir.
13. BEDİ’ İLMİ: Bir belagat mefhh’umu olarak: Mukteza-yı hale uygun sözlerin lâfız bakımından kusursuz, mânâ yönünden ma’kul ve aynı zamanda bir ahenge sahip olmasının usul ve kaidelerini inceleyen ilme denir. Veya kelâmın lâfız ve mânâlarının güzelleştirme yollarına ait bilgileri inceleyen bir ilimdir.
October 02

CUMA NAMAZI

CUMA NAMAZI
 
 
Allahü teâlâ Cuma gününü müslümanlara mahsus kılmıştır. Cuma günü öğle vaktinde, Cuma namazını kılmak, Allahü teâlânın emridir.
Allahü teâlâ, Cuma sûresi sonundaki âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki,
(Ey îmân etmekle şereflenen kullarım! Cuma günü, öğle ezânı okunduğu vakit hutbe dinlemek ve Cuma namazı kılmak için camiye koşunuz! Alışverişi bırakınız! Cuma namazı ve hutbe, size başka işlerinizden daha faydalıdır. Cuma namazını kıldıktan sonra, camiden çıkar, dünya işlerinizi yapmak için dağılabilirsiniz. Allahü teâlâdan rızık bekleyerek çalışırsınız. Allahü teâlâyı çok hâtırlayınız ki, kurtulabilesiniz!)
Namazdan sonra, isteyen işine gider çalışır, isteyen câmide kalıp namaz kılmak ile, Kur’ân-ı kerîm ve duâ ile meşgul olur. Cuma namazı vakti girince, alış-veriş günahtır.
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” çeşitli hadîs-i şerîflerinde buyurdu ki:
(Bir müslüman, Cuma günü gusül abdesti alıp, Cuma namazına giderse, bir haftalık günahları affolur ve her adımı için sevâb verilir.)
(Cuma namazı kılmayanların kalblerini Allahü teâlâ mühürler. Gâfil olurlar).
(Günlerin en kıymetlisi Cumadır. Cuma günü, bayram günlerinden ve Aşûre gününden daha kıymetlidir. Cuma, dünyada ve Cennette mü’minlerin bayramıdır).
(Bir kimse, mâni yok iken, üç Cuma namazı kılmazsa, Allahü teâlâ, kalbini mühürler. Ya’nî iyilik yapmaz olur).
(Cuma namazından sonra bir an vardır ki, mü’minin o anda ettiği duâ red olmaz).
(Cuma namazından sonra, yedi defa İhlâs ve Mu’avvizeteyn yani Felak ve Nas surelerini okuyanı Allahü teâlâ, bir hafta kazâdan, belâdan ve kötü işlerden korur).
(Cumartesi günleri yahudilere, Pazar günleri nasaraya [hıristiyanlara] verildiği gibi, Cuma günü de Müslümanlara verildi. Bu gün, Müslümanlara hayır, bereket, iyilik vardır).
Cuma günü yapılan ibâdetlere, başka günde yapılanların, en az iki katı sevâb verilir. Cuma günü işlenen günahlar da iki kat yazılır.
Cuma günü, ruhlar toplanır ve birbirleriyle tanışırlar. Kabirler ziyaret edilir. Bu günde kabir azâbı durdurulur. Bazı âlimlere göre, mü’minin azâbı artık başlamaz. Kâfirin azâbı, Cuma ve Ramazanda yapılmamak üzere, kıyâmete kadar sürer. Bu gün ve gecesinde ölen mü’minler, kabir azâbı çekmez. Cehennem, Cuma günü çok sıcak olmaz. Âdem aleyhisselâm, Cuma günü yaratıldı. Cuma günü Cennetten çıkarıldı. Cennettekiler, Allahü teâlâyı Cuma günleri göreceklerdir.
 
 
Cuma günü onaltı rek’at namaz kılınır. Bunun iki rek’atını kılmak farzdır. Öğle namazından daha kuvvetli farzdır. Cum’a namazı farz olmak için iki türlü şartı vardır:
1 - Edâ şartları,
2 - Vücub şartları.
Edâ şartlarından biri noksan olursa namaz kabûl olmaz. Vücub şartları bulunmazsa kabûl olur.
 
Edâ, ya’nî Cuma namazının sahîh olması için şartları yedidir:
 
1 - Namazı şehirde kılmak (Şehir: Cemâati en büyük camiye sığmayan yer demektir.)
2 - Devlet reisinin veya vâlinin izni ile kılmak. Bunların tayin ettiği hatib, kendi yerine başkasını vekil edebilir.
3 - Öğle namazının vaktinde kılmak.
4 - Vakit içinde hutbe okumak. Âlimler, Cum’a hutbesini okumak, namaza dururken (Allahü ekber) demek gibidir dedi.
Ya’nî iki hutbeyi de, yalnız Arapça okumak lâzımdır. Hatib efendi, içinden Eûzü okuyup, sonra yüksek sesle, hamd ve senâ ve kelime-i şehâdet, salât-ü selâm okur. Sonra, vaâz ya’nî sevâba, azâba sebeb olan şeyleri hatırlatır ve âyet-i kerîme okur. Oturup kalkar. İkinci hutbeyi okuyup, vaâz yerine, mü’minlere duâ eder. Dört halîfenin adını söylemesi müstehabdır. Hutbeye dünya sözü karıştırmak haramdır. Hutbeyi, nutuk ve konferans şekline sokmamalıdır. Hutbeyi kısa okumak sünnettir. Uzun okumak mekrûhdur.
5 - Hutbeyi namazdan önce okumak.
6 - Cuma namazını cemâat ile kılmak.
7 - Câmi kapılarını herkese açık tutmak.
 
Cuma namazının vücûb şartları dokuzdur:
 
1 - Şehirde, kasabada oturmak. Müsafirlere farz değildir.
2 - Sağlam olmak, hastaya, hastayı bırakamıyan bakıcıya ve ihtiyarlara farz değildir.
3 - Hür olmak.
4 - Erkek olmak. Kadınlara farz değildir.
5 - Âkıl ve bâliğ olmak.
6 - Kör olmamak. Yolda götüren olsa bile, a’mâ olana farz değildir.
7 - Yürüyebilmektir. Nakil vâsıtası olsa bile felçliye, ayaksıza farz değildir.
8 - Hapsedilmiş olmamak ve düşman korkusu, hükûmetten, zâlimden korkusu olmamak.
9 - Fazla yağmur, kar, fırtına, çamur ve soğuk olmamak.
 
 
Cuma günü, öğle ezânı okununca, onaltı rek’at Cuma namazı kılınır. Bunlar sırası ile şöyledir:
1 - Önce, Cuma namazının dört rek’atlik “İlk sünneti” kılınır. Bu sünnet, öğle namazının ilk sünneti gibi kılınır. Buna niyet, “Niyet ettim. Allah rızası için, Cuma namazının ilk sünnetini kılmağa, döndüm kıbleye” diye yapılır.
2 - Sonra, cami içinde ikinci ezân ve hutbe okunur.
3 - Hutbe okunduktan sonra, kâmet okunup cemâat ile Cuma namazının iki rek’atlik “farzı” kılınır.
4 - Cuma namazının farzı kılındıktan sonra, dört rek’atlik “Son sünneti” kılınır. Bunun kılınışı öğle namazının ilk sünneti gibidir.
5 - Bundan sonra, “Üzerime farz olan kılamadığım son öğle namazının farzını kılmağa” diye niyet ederek, “Âhir zuhur” namazı kılınır. Dört rek’atlik bu namazın kılınışı öğle namazının farzının kılınışı gibidir.
6 - Sonra da, iki rek’at “Vaktin sünneti” kılınır. Kılınışı, sabah namazının sünnetinin kılışını gibidir.
7 - Bundan sonra, Âyetel-kürsî ve tesbihler okunup, duâ edilir.
 
 
1 - Cumayı perşembe gününden karşılamak.
2 - Cuma günü gusl abdesti almak.
3 - Başı traş etmek. Sakalın bir tutamdan fazlasını ve tırnakları kesmek. Temiz elbise giymek.
4 - Cuma namazına mümkün olduğu kadar erken gitmek.
5 - Ön safa geçmek için, cemâatin omuzlarından aşmamalıdır.
6 - Câmide namaz kılanın önünden geçmemek.
7 - Hatib efendi minbere çıktıktan sonra hiç bir şey söylememek, konuşana işaretle bile cevap vermemek ve ezânı tekrarlamamak.
8 - Cuma namazından sonra Fâtiha, Kâfirûn, İhlâs, Felak ve Nâs sûrelerini yedi kere okumak.
9 - Ehl-i sünnet âlimlerinin kitablarından anlatan âlimlerin dersinde, va’zında bulunmak.
10 - Cuma gününü, hep ibâdetle geçirmek.
11 - Cuma günü salevât-ı şerîfe getirmek.
12 - Kur’ân-ı kerîm okumak, (Kehf) sûresini okumalıdır.
13 - Sadaka vermek.
14 - Ana-babayı veya kabirlerini ziyâret etmek.
15 - Evin yemeklerini bol ve tatlı yapmak.
16 - Çok namaz kılmak. Kazâya kalmış namazı olanlar, kazâ namazı kılmalıdır.
17 - Cuma gününü hep âhıret işleriyle geçirmek.

 

 

 


 

Google Search Gadget

Loading...

Sandbox

Loading...
OKUMADAN GECMEYİN KARDEŞLERİM

Custom HTML

Herkes herkese bir lokma şey verebilir ama boğaz bağışlamak, ancak Allah’ın işidir. (Mevlana) Gerçek zengin, bilgisi çok olan insandır. (Hz. Ali (r.a))