YusuFMisaLi's profile...:::TEVHİDMESAJİ - Vah...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
Deger Ziyaretcilerimizi Bu Albümde Sanatcılar Karşiktir Hakkınızı Helal Edin İnş Begenirsiniz
Lutfen Sanatcıya Destek İçin Albümleri Satın Alınız...
Thanks for visiting! asalet asaletinyeter
Kimseler Görmesin diye Gözlerimde SEL SEL taşan YANLIZLIĞI, kİMSELER DUYMASIN DİYE SESİMİ ışık SIZMAYAN bir odanın KARANLIĞINA koydum. UNUTSUN BENİ DAĞLAR, unutsun beni yolar ,unutsun beyaz güller..Kayboldum DERTLERİMLE denizlerin
ASALET BEYAZ GÜLÜM3 çeşit dost vardır;Birincisi ekmek gibidir her zaman istersin.İkincisi ilaç gibidir lazım olunca ararsın.3üncüsü mikrop gibidiro gelir seni bulur.Allah herkesi mutluluk yağmuru altında şemsiyesiz bıraksın...! (amin)
ASALET BEYAZ
3 days ago
her sey sende gizli
June 9
ayşe as. gülwrote:
May 22
BİLÂL-İ HABEŞİ .wrote:
Tövbe neden lüzumludur? Tövbe, Allah Teala’nın sevmediği bütün kötü işlerden ve düşüncelerden vazgeçip O’na dönmektir. Tasavvuf terbiyesinin tek gayesi bu dönüşü gerçekleştirmektir. Buda ancak, içi ve dışı ile istikamet üzere yaşamakla olur. Allah Teala, kullukta kendisine şirk koşulmasını haram kıldığı gibi; haram işlere girilmesini de yasaklamıştır. Gönlü masiva, günü masiyet ile dolu olan bir kimse, ilâhi huzurda nasıl kabul görecektir. Masiva, yüce Allah2ın(c.c.9 razı olmadığı her şeydir. Masiyet ise, haram kılınan amellerdir “Ben, Allah Teâlâ’nın beni sevmesini istiyorum diyen herkes, bu sevgiyi O’nun razı olmadığı bütün sevgilerden, fikir ve fiillerden vazgeçerek tadabilir. Ariflerin belirttiği gibi mânevi terbiye tövbe ile başlamaktadır. Takvanın ilk basamağı tövbedir. “Ey müminler! Hepiniz Allah’a(c.c.) tövbe ediniz ki, kurtuluşa erebilesiniz”(nur,24/31) ayetiyle iki cihanın saadeti tövbeye bağlanmıştır. Güzel bir tövbe yapmayan kimsenin manen ilerlemesi zor olur. Allah(c.c.) korkusu herkeste bulunmalıdır. Çünkü Allah(c.c.), emrini tutmayan kimselere azap edeceğini buyurmuştur. Şayet insan yaptıklarından hesap sorulmayacağını bilse herkes korkmadan günah işler. Bundan dolayıdır ki Allah(c.c) hiç kimseye söz verip senin cehennemden azat ettim dememiştir. Fakat hiç kimse de Allah’ın(c.c.) rahmetinden ümitsiz olmamalıdır. Şayet insanın günahı yer ve gök tabakaları kadar olsa, yine de Allah’ın(c.c.) rahmeti bütün günahlardan çoktur. Tövbe eden kimse Allah’ı(c.c.) af edici bulur. Allah’ın(c.c.) Peygamberleri hariç, günahsız hiç kimse yoktur. Devamlı olarak günah işleyip, tövbe etmemek, dua ve niyazda bulunmamak o kimsenin küfre düşmesine sebep olur. Devamlı işlenen günah, küçük günah bile olsa Allah’ın(c.c.) katında büyük günah gibi olur. İnsan günah işlemeye devam ederse çok büyük zarar görür. Bu büyük zararlardan birisi de Allah’ın(c.c.) azabından emin olmaktır, günahlara devam eden kimse, Allah’ın(c.c.) azabından kendisini emniyette görür. Allah’ın(c.c.) azabından emin olmak ise o kimsenin günah işlemeye devam etmesine ve dinin emirlerini yapmamasına sebep olur.. İnsanın, işlediği günahlara tövbe etmemesi, pişmanlık duymaması günah işlemeye devam etmesi onun imanının gideceği alametidir. Öyleyse, insan günah işledikten hemen sonra pişmanlık duyup tövbe etmeli ve Allah’a(c.c.) yalvarmalıdır. “Ya Rabbi, ben hata ettim. Sen affet, Ya Rabbi, benim işlediğim hata rahmetinden büyük değil. Sen şefkat ve rahmet sahibisin” diye yalvarıp yakarmalıdır. Ben çok ibadet ettim, çok namaz kıldım, çok oruç tuttum diyerek yaptığı ameline güvenerek kurtulacağını ümit eden kimse mutlaka bir aldanış içindedir. İnsan ne kadar ibadet yapmış olsa, şeytan kadar yapmış olamaz. Şeytanın felâkete gitmesi, yapmış olduğu ameline güvenerek, gururlanmış olmasındandır. Amelini görüp gururlanması, kibirlenmesine(büyüklenmesine) ve o da felaketine sebep oldu..
Apr. 7
Apr. 2
|
...:::TEVHİDMESAJİ - Vahyin KardesleriİLAHİLER,EZGİLER,MARŞLAR,YAZILAR VE SOHBET SİTEMİZE HÖŞGELDİNİZ...
July 06 Biz’in içindeki Ben’i iyi tanımalıyızBiz’in içindeki Ben’i iyi tanımalıyız
Zamanı iyi kullanabilmeyi, faydayı çoğaltmayı, enerjik kalmayı, sonuçlarımızın yetersizliğini farkettiğimizde daha çok istiyoruz, ne dersiniz?
Hayatımızın cüzleri olan ‘anlar’ı, dolu dolu yaşamak için öncelikle yaptığımız işi sevmemiz gerekiyor. Vizyon sahibi olmakta, yarınlara âit hayallerimizi zihnen görmek, duymak ve hissetmemiz şuuraltımızdaki hedeflerin hazırlık çalışmalarına yardımcı olur. Ardarda eklenen sorumluluklar ve yapılması gereken işlerin koşuşturmaları, sınırlı zaman içinde onca uğraştan sonra, farkedilir bir rahatlığı, bolluğu ruhen istiyoruz, kısmî rahatlık bir süre sonra yeni açılımlar yeni uğraşları beraberinde getiriyor. Bu nedenle, yeni hedeflere duyarlılık arayışı içindeyken, “Rahat zahmetin içindedir” sözünün ilhamı ile faal durumumuzu canlı tutmak kaçınılmazdır. Problemler gelişimin öncüsüdür. Zorluklarla yüz yüze gelmek bizi daha yetenekli, daha becerikli kılar. Kelebek, ilk kanat çırpmasından sonra asla bir daha tırtıl olmaz. Her yeni yönelişte, her yeni durumda tünelin sonundaki ışığı görmemizi sağlayan; “Ne istiyorum?” un cevabıdır. Hedeflerimizin belirgin, ölçülebilir olduğunu en başında kontrol etmek istenen sonuç için elzemdir. Çoğu kez beklentilerimizin pek azını elde etmemizin sebeplerinden biri de, temel hedeflerimizin çok küçük ve belirsiz olmasından kaynaklanır. Çok küçük ve belirsiz hedeflerin hiç bir gücü olmaz. Bir günde ne kadar çok şey yapmayı aklımızdan geçiriyor, birçok şey arzu ediyoruz. Sonuçta kararlarımız ile güçlendirdiğimiz isteklerimizi yapabildiğimizi farketmişsinizdir. Emellerimiz hayal gücümüzü şevklendirmeli, bizleri harekete geçirmeli, aksi takdirde temel hedefimize ulaşmamız imkânsızdır. İstenen sonuç için şevkimizi arttırmanın yolu, belirli ve güçlü bir hedef tespit etmektir. Güçlü hedefler; sabahları bizi yataktan o kaldırır. Ulaşmayı murad ettiğimiz sonuçları tadabiliyor, dokunabiliyor, işitebiliyor, koklayabiliyorsak, zihnimizde onu açık ve net bir biçimde resimleştirmişizdir. Onu yazıya dökmüşüzdür. Hedefimizi her yazıya geçirişte, amacınız biraz daha durulaşır, berraklaşır. Aksi takdirde amaca yönelik inançlarımızı, değerlerimizi ve kriterlerimizi tekrar gözden geçirmek zorunda kalırız. Zaman içinde değişken durumlardan etkilenen ruh, zihin ve beden bütünlüğü için kendimiz ile bir süre baş başa kalmak için zaman ayırmayı önemsemeliyiz. Çoğumuz sessizlikten ve sessiz kalmaktan rahatsızlık duyabiliyor, kısa bir zaman için bile olsa yalnız veya sessiz ortamda kaldığımız takdirde can sıkıntısından şikayetçi oluyoruz. Oysa insan, kendiyle baş başa olamadığında, kendiyle olan münasebetlerini düzenlemekte zorlanır. İçinde yaşadığı ânın ve o ânın barındırdığı tüm fırsatların değerini bilip dinlenmeyi, dikkat etmeyi ve dikkatini bir noktada yoğunlaştırmayı öğrenmiş olan insanların yapabilecekleri şeyler göz kamaştırır. Ânın değerini bulup çıkarmasını bilenler için, eşsiz mükafatlar ve fırsatlar vardır. Kendi kendimizi motive etmemiz, bu güne yüklediğimiz önem ve anlamdan kaynaklanır. İşin “nasıl?” kısmına gelince; stratejik plânlara ihtiyacımız olacak. Strateji bir şeyin nasıl yapıldığı veya nasıl yapılması gerektiği yönünde geliştirilmiş yaklaşımlardır. Strateji, bir sonucun en kısa, en etkin, en az maliyetle, en yüksek verimle nasıl gerçekleştirilebileceğini gösterir. Plân “ne yapılacağını”nı bulmaya çalışırken, strateji “nasıl yapılacağı” nın cevaplarını arar. Alışveriş için ihtiyaç belirlemek “plân”dır. Bu ihtiyaçlarınızı en ucuz, en yakın, en kısa zamanda, nereden alabileceğinizi ise “strateji” belirler. Yaptığınız her plâna strateji geliştirmek kişiye zahmetli gelebilir; ancak sonucun ne kadar etkili olacağını doğru stratejiler belirleyip istikrarlı ilerlemeye bağlıdır. İyi plânların gerçekleşmemesinin en önemli nedeni, kötü stratejidir. Alışkanlıklarımız, güvenle sığındığımız evlerimiz gibidir. Yaşadığımız rahatlık ve atâlet onları sorgulayıp değiştirmemize engel olur. Evimizi, iş yerimizi değiştirirken yaşacağımız tedirginlik (daha iyi bir ev, daha güçlü işyeri, daha iyi bir gelir seviyesi) bu alışkanlığın gücünden kaynaklanır. “Ev, yuva gibisi yoktur.” dense de sosyal ve siyasi başarılar hep gurbette başarılmıştır. Öğrenilmiş atâlet ve eylemsizlik hâlini değiştirmek için ihtiyaçlarımızı karşılayacak ve bir başka yönden zararı dokunmayacak yeni bir alışkanlık geliştirme stratejileri üzerinde durulmalıdır. Berrak düşünmek, hatırlamak, plân yapmak, strateji geliştirmek, problem çözmek, sistematikleştirmek, kendini anlamak, kendini değerlendirmek ve uçan hayallere sağlam zemin bulmak için en iyi yöntem yazarak çalışmaktır. Kurumlaşma bilinci geliştirilirken, ISO vs. standart çalışmalarının temel bir prensibi vardır: “Ölçülebilir değerler ile çalışmak.” Bu çalışmaların güçlendirdiği inanç ise şu cümle ile ifade edilmiştir: “Ölçülmeyen kıymet uzamaz.” İçinde bulunduğunuz durumu tekrar gözden geçirmeli, plân ve yöntemlerimizin sonuçta bizde neleri değiştirmesi gerektirdiğini tespit etmeliyiz ki geriye doğru tükettiğimiz zamana baktığımızda aldığımız kuvvet, yeni hedeflerimiz için kaynağımız olsun. ‘Biz’e katkıda bulunmak için ‘Biz’in içindeki ‘ben’i iyi tanımalıyız. Dün geçti, yarın henüz gelmedi, ‘biz’in içindeki ‘ben’i gözden geçirip kaleme alın. Bakın neleri farkedeceksiniz… “Ev, yuva gibisi yoktur.” dense de sosyal ve siyasi başarılar hep gurbette başarılmıştır Yorumlarınızı bekleriz kardeşlerim...May 16 KALPLERE HÂKİM, HİSS-İ DİNÎDİRKALPLERE HÂKİM, HİSS-İ DİNÎDİR
“Türk milleti anasır-ı İslâmiye içinde en kesretli olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır. Sair unsurlar gibi, Müslim ve Gayr-ı Müslim olarak iki kısma inkısam etmemiştir.
Nerede Türk taifesi varsa, Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan
veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır (Macarlar gibi).”
BEDÎÜZZAMAN HZ. VE İNSANIN SERÜVENİ BAŞLADI…
Ve “Şübhesiz insanı, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.”1 ferman-ı kudsisi ile insanoğlu varlık sahasına çıkmış ve Âdem ismini almıştı. Ondan sonra gelecek ve ona benzeyecek olan diğer varlıklar ise, Âdemoğlu diye anılacaktı…
Rabbimiz meleklere: “‘Şübhesiz ki ben, yeryüzünde (insanı) bir halîfe kılacak olanım’ buyurmuştu; (melekler:) ‘Orada fesad çıkaracak ve orada kanlar dökecek bir kimse mi kılacaksın? Hâlbuki biz, hamdin ile (seni) tesbîh ediyoruz ve seni takdîs ediyoruz’ dediler. (Rabbin de onlara:) ‘Sizin bilemeyeceğiniz şeyleri, şübhesiz ki ben bilirim!’ buyurdu. Ve Âdem’e isimlerin hepsini öğretti, sonra onları meleklere arzederek: ‘Eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, haydi şunların isimlerini bana bildirin!’ buyurdu.”2
Meleklerin masum fıtratlarına mukabil Allah (cc): “Ve and olsun ki sizi (babanız Âdem’i) yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere: ‘Âdem’e secde edin!’ buyurduk. Hemen secde ettiler. (Cinlerden olan) İblis hâriç! (O,) secde edenlerden olmadı. (Allah, ona) şöyle buyurdu: ‘Sana emrettiğimde, secde etmekten seni men‘ eden nedir?’ (İblis) dedi ki: ‘Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın!’”3
Adem(oğlu) böylece şeytandan ilk dersini almış oldu…
Ve böylece insanın serüveni ve imtihanı da başlamış oldu…
Hem de kendisini ateşten yaratılmış olmakla insandan üstün sayma cüretini gösteren şeytanın Rabbine karşı: “Bana (insanların) diriltilecekleri güne kadar mühlet ver! … Sonra elbette onlara önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve (sen) onların çoğunu şükredici kimseler bulmayacaksın!”4 sözleriyle.
IRK NEDİR?
Rabbimizin “Ey insanlar! Şübhesiz ki biz, sizi bir erkek ve bir dişiden (Âdem ile Havvâ’dan) yarattık. Birbirinizi tanımanız için de sizi, milletler ve kabîleler kıldık.” buyurmasıyla insanlar, farklı dil, renk ve özelliklerde yaratılmışlardır.
FARKLILIKLARIN SEBEBİ
“Ey insanlar! Şüphesiz ki biz, sizi bir erkek ve bir dişiden (Âdem ile Havvâ’dan) yarattık. Birbirinizi tanımanız için de sizi, milletler ve kabîleler kıldık. Doğrusu Allah katında sizin en üstün olanınız, en takvâlı olanınızdır. Muhakkak ki Allah, Alîm (her şeyi hakkıyla bilen)dir, Habîr (her şeyden haberdâr olan)dır.”5
Sosyal hayattaki farklılıkların insan hayatına katkısı göz ardı edilemez. Bu farklılıklar, yardımlaşma ve dayanışmaya sebeptir. Her bir ferdin umum adına hizmet etmesine vesiledir. Ta ki, hem kendilerini ayakta tutsun, hem de hariçten gelecek sıkıntılara karşı kendisini ve toplumu korusun. -İnsan dâhil- bütün mahlûkat Allah’ın esmasına aynadırlar. Elbette çok renkler ve farklılıklar gözükecektir.
FARKLILIKLAR
ÜSTÜNLÜK SEBEBİ OLABİLİR Mİ?
İnsanların birbirlerine karşı herhangi bir üstünlüğü söz konusu olamaz. Zira “Mahlûkat (yaratılmışlar) mabûdiyet (ibadet edilme) noktasında birbirinden uzaklık noktasında müsavi (eşit) oldukları gibi, mahlûkiyet (yaratılmışlık) nisbetinde de birdirler.”6 Üstünlük aranacaksa, o ancak takvadadır.
Bu konuda Elmalılı Hamdi Yazır, “Bir erkekle bir dişiden yaratılıp da şuûb ve kabilelere ayırış, daralıp daralıp dağılmak ve döğüşmek söğüşmek için değil, tanışıp yardımlaşarak sevişmek ve güzel ahlakları tatbik ederek daha büyük daha güzel toplumlar meydana getirip korunmak içindir. Zira muhakkak ki Allah indinde en itibarlınız, en takvalınızdır, nefislerin olgunlaşmasının ve şahısların mertebe ve derecelerinin bütün medarı takvadır. Şu veya bu kimsenin nesebinden veya filan kavmin soyundan olmak değildir. ‘Sûra üfürülünce artık aralarında neseb yoktur.’ (Mü’minûn, 23/101) Allah yanında yüksek derecelere ulaşmak isteyenler takvaya sarılmalıdırlar.”7 demektedir.
RUHUN IRKI VAR MIDIR?
“(Allah, ruhlar âleminde sizden) sağlam sözünüzü almıştı; eğer (gerçek) mü’minler oldu iseniz (ahdinize uyun ve samîmâne îmân edin)!”8 buyuran Rabbimiz, “(Ben) cinleri ve insanları, ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım!”9 buyurmakla insanın yaratılışından maksadın ne olduğunu tayin etmiştir.
“Allah kıyamet günü sizin soyunuzdan-sopunuzdan sormayacaktır. Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız kötülüklerden en çok sakınanlarınızdır” buyurmuştur. Aynı anlamda diğer bir hadis-i şerifte de şöyle dile getirir: “Allah sizin mallarınıza ve şekillerinize bakmaz; fakat O sizin kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim)
Bu manada insanın sorumluluğu ve dikkate alması gereken şey; iman edip sözüne sadık mı kalacak, yoksa sözünden çıkıp isyan edenlerden mi olacak? Ruhun ırkı yoktur. Hususan üstün ırk diye bir şey hiç yoktur. Üstünlük ancak takvadadır.
İnsanlar, ya cennetliktir, ya cehennemliktir. Köyünüzün, kasabanızın, soyunuzun mezardan sonra kıymeti yoktur.
IRKÇILIK NEDİR?
Peygamber Efendimiz, ırkçılığı şöyle tarif etmektedir: “Asabiyet, zulümde kavmine yardım etmendir.”10
Her insan doğduğundan itibaren “ben” i öğrenmekte ve tefsir etmektedir. Bu, zaman ilerledikçe “biz” e değişmekte, ben kendinden bildiği diğer ben’lerle oluşturduğu biz kümesiyle -güya- kuvvet kazanmaktadır. Aslında benliğini pekiştirmektedir. Eğer bu benlik çerçevesinde gelişen ahlak istikameti bulamazsa, kendisi ve kendisi ile alakalı her şeyi kutsayacak derecelere taşıyabilmektedir.
“Bir asır evvel milliyet asrı olabilirdi. Şu asır unsuriyet asrı değil! Bolşevizm, sosyalizm mes’eleleri istilâ ediyor; unsuriyet fikrini kırıyor, unsuriyet asrı geçiyor. Ebedî ve daimî olan İslâmiyet milliyeti; muvakkat, dağdağalı unsuriyetle bağlanmaz ve aşılanmaz.”
Bedîüzzaman Said Nursi (rh)
İSLAM MİLLİYETÇİLİĞE
NASIL BAKIYOR?
Hz. Nuh’un oğullarından biri iman etmemiş ve inanmayanları boğan suda o da kaybolup gitmişti. Bunun üzerine Hz. Nuh, “Rabbim! Şübhesiz ki oğlum benim âilemdendir (sen bana âilemin kurtulacağını va‘d etmiştin); muhakkak ki senin va‘din haktır ve sen hükmedenlerin en hâkimisin!” der. Allah şöyle buyurur: “Ey Nûh! Şübhesiz o, senin âilenden değildir! Çünki o(nun yaptığı), sâlih olmayan bir ameldir.”11
Resûlullah (sav)’den şöyle rivayet edilmiştir: “Irkçılığa (asabiyeye) çağıran bizden değildir. Irkçılık için savaşan bizden değildir. Irkçılık üzere, asabiye uğruna ölen bizden değildir.” (Müslim, İmâre 53, 57, hadis no: 1850; Ebû Dâvud, Edeb 121; İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3948; Nesâî, Tahrim 27, 28)
Resûlullah (sav)’e soruldu: “Kişinin soyunu, sülâlesini (kavmini) sevmesi asabiyet (kavmiyetçilik, ırkçılık) sayılır mı?” Peygamberimiz şöyle cevap verdi: “Hayır! Lâkin kişinin kavmine zulümde yardımcı olması asabiyettir (kavmiyetçiliktir).” (Ahmed bin Hanbel, 4/107, 160; İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3949)
“Zulüm ve haksızlıkta kavmine yardıma kalkışan kişi, kuyuya düşmüş deveyi kuyruğundan tutup çıkarmaya çalışan gibidir.” (Ebû Dâvud, Edeb 113, 121, hadis no: 5117)
“Müslüman olduklarında Kureyşli bir efendiyle Habeşli bir köle arasında bir fark yoktur.” (Ahmed B. Hanbel, II, 488)
MÜ’MİNLER KARDEŞTİR
İmansızlığın, baba oğul ilişkisini bile kaldırdığını yukarıda zikretmiştik. Hâlbuki “Mü’minler ancak kardeştirler.”12 Rabbimizin hükmü böyledir. Aynı Allah’a, aynı peygambere, aynı kitaba inanan insanlar kardeştirler.
Peygamber Efendimiz: “MÜ’MİNLER! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslümanın kardeşidir, böylece bütün Müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz başkasına helal değildir. Meğerki gönül hoşluğu ile kendisine vermiş olsun...”
“İNSANLAR! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Allah yanında en kıymetli olanınız, O’na en çok saygı göstereninizdir. Arap’ın Arap olmayana -Allah saygısı ölçüsünden başka- bir üstünlüğü yoktur.” cümleleriyle, insanlığın en önemli “insan hakları beyannamesi” sıfatına layık son hutbesinde Mü’minlere ve insanlara ayrı ayrı hitap etmiştir. İslamiyet’in ölçüsünün ancak kardeşlik itibariyle olduğunu özellikle vurgulamıştır. Bu gün İslamiyet’i ve Müslümanları terör ve terörist gibi göstermeye çalışanların kulakları çınlasın!
“Milliyetimiz bir vücuttur. Ruhu İslâmiyet, aklı Kur’ân ve imandır.” (Said Nursi, Münazarat, 99)
MİLLİYETÇİLİK İKİ KISIMDIR
Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, milliyetçiliği ikiye ayırmıştır. Zira milliyetimiz inkâr edilemez. Herkes belirli bir ana-babadan dünyaya geldiği gibi; belirli bir toprak parçasında, belirli bir ırka mensubiyetle dünyaya gelmiştir. Milliyetçilik reddedilmez, fakat yanlış da anlaşılmamalıdır. Yanlış anlaşılırsa ne gibi zararlara müncer olduğuna, bütün tarih ve bu gün yaşadığımız olaylar şahittir.
MENFİ MİLLİYETÇİLİK
“Fakat fikr-i milliyet iki kısımdır. Bir kısmı menfîdir, şeametlidir, zararlıdır; başkasını yutmakla beslenir, diğerlerine adavetle devam eder, müteyakkız davranır. Şu ise, muhasamet (düşmanlığa) ve keşmekeşe (karışıklığa) sebeptir. Onun içindir ki, hadîs-i şerifte ferman etmiş: اَلْاِسْلَامِيَّةُ جَبَّتُ اْلعَصَبِيَّتَ الْجَاهِلِيَّةَ
[İslam cahiliye milliyetini kökünden kazımıştır. Keşfü’l-Hafa 1:127]
Ve Kur’ân da ferman etmiş:
[O zaman inkâr edenler, kalplerine taassubu, câhiliyet taassubunu yerleştirmişlerdi. Allah da elçisine ve mü’minlere sükûnet ve güvenini indirdi. Onları takva sözü üzerinde durdurdu. Zaten onlar buna pek layık ve ehil kimselerdi. Allah her şeyi bilendir. Fetih 26]
İşte şu hadîs-i şerif ve şu âyet-i kerime; kat’î bir surette menfî bir milliyeti ve fikr-i unsuriyeti (kavmiyetçiliği) kabul etmiyorlar. Çünki müsbet ve mukaddes İslâmiyet milliyeti, ona ihtiyaç bırakmıyor. Evet, acaba hangi unsur var ki, üç yüz elli milyon [Şimdi bir buçuk milyar] vardır? Ve o İslâmiyet yerine o unsuriyet fikri, fikir sahibine o kadar kardeşleri, hem ebedî kardeşleri kazandırsın?”13
MÜSBET MİLLİYETÇİLİK
“Müsbet milliyet, hayat-ı içtimaiyenin ihtiyac-ı dâhilîsinden ileri geliyor; teavüne (yardımlaşmaya), tesanüde (dayanışmaya) sebeptir; menfaatli bir kuvvet temin eder; uhuvvet-i İslâmiyeyi daha ziyade teyid edecek bir vasıta olur. Şu müsbet fikr-i milliyet İslâmiyet’e hâdim olmalı, kale olmalı, zırhı olmalı; yerine geçmemeli. Çünki İslâmiyet’in verdiği uhuvvet içinde bin uhuvvet var; âlem-i bekada ve âlem-i berzahta o uhuvvet bâki kalıyor. Onun için uhuvvet-i milliye ne kadar da kavi olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onu onun yerine ikame etmek; aynı kalenin taşlarını, kalenin içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nevinden ahmakane bir cinayettir.”14
Türk milleti anasır-ı İslâmiye içinde en kesretli olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır. Sair unsurlar gibi, Müslim ve Gayr-ı Müslim olarak iki kısma inkısam etmemiştir. Nerede Türk taifesi varsa, Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır (Macarlar gibi). Hâlbuki küçük unsurlarda dahi, hem Müslim ve hem de Gayr-ı Müslim var.
Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et! Senin milliyetin İslâmiyetle imtizaç etmiş. Ondan kabil-i tefrik değil. Tefrik etsen, mahvsın! Bütün senin mazideki mefahirin, İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefahir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde, sen şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefahiri kalbinden silme!
(Bediüzzaman Said Nursi (rh), Mektubat 123)
KAOS VE ÇÖZÜM
Dessas Avrupa, emperyalist arzularına ulaşmak için, milliyetçilik hissiyatını kullanmıştır. Bin senedir İslâmiyet’e kardeşâne hizmet eden çok unsurları, milliyetçilik hissiyatıyla birbirinden koparmış ve kaos ortamını körüklemiştir. İslam ülkeleri birbirine adeta düşman edilmiştir. Her ülke kendi içinde birçok kamplara ayrıştırılmıştır. Tesbihin ipi kopmasıyla taneleri dağıldığı gibi; İslâmiyet bağlarının koparılmasıyla, Müslümanlar tesbih taneleri gibi dağılmışlardır. Ya da Müslümanların arasındaki kuvvetli bağın koparılması için, kavmiyet hisleri öne çıkarılmış, İslâmiyet ötelenmiştir.
Kudretli Osmanlı padişahları Ermeni, Rum mühendisleri çalıştırmaktan gocunmamışlar; aynı mahallede cami, sinagog, kilise yan yana durup bağlıları ibadetlerini hürce yapabilmişlerdir. Endülüs İslâm Devleti’nin kalıntıları, Avrupa medeniyetini tesise yetmiştir ve Avrupa, menfaatleri doğrultusunda bütün mezhep ve ırk farklılıklarına rağmen bir araya gelebilmektedirler.
Ya şimdi doğuda yaşanan hadiseler… Hangi hümanist gevezelikler yaraya merhem olabilir? Dün Pakistanlı kadın, Osmanlı payidar olsun, İslamiyet ayaklar altına düşmesin diye çocuğunu pazara çıkarmışken; bugün, Arabistan Arapların olsun demek hangi milli hissin muvazenelerine sığar?
Lütfen dikkat edelim! Müslüman’ın Müslüman’dan başka dostu olamaz. Çözüm ise, Avrupa’nın kokuşmuş, kendilerinin bile artık dışlamaya başladıkları sefih medeniyetinde olamaz. Çözüm, İslamiyet’tedir. Bedîüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle, “İçimizde kalblere hâkim, hiss-i dinîdir. Kader-i Ezelî ekser enbiyayı Şark’ta göndermesi işaret ediyor ki; yalnız hiss-i dinî Şark’ı uyandırır, terakkiye sevkeder. Asr-ı Saadet ve Tâbiîn, bunun bir bürhan-ı kat’îsidir.”15
“Kim hevâsına uyarak bâtıl yolda cenk eder, kavmiyetçiliğe (asabiyet) çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve tehevvüre kapılırsa, cahiliye ölümü üzere (kâfir olarak) ölür.” (İbn Mâce, Fiten 7)
MİLLİYETİMİZ
YALNIZ İSLAMİYET’TİR
“Bu ülkenin ırklarını, tek ırk, tek kalp, tek insan haline getiren İslamiyet olmuş. Biyolojik bir vahdet değil bu. Ne kanla ilgisi var, ne kafatasıyla. Vahdetlerin en büyüğü, en mukaddesi. İster siyah derili, ister sarı... inananlar kardeştir. Aynı şeyleri sevmek, aynı şeyler için yaşamak ve ölmek. Türk’ü, Arap’ı, Arnavut’u düğüne koşar gibi gazaya koşturan bir inanç; gazaya, yani irşada. Altı yüz yıl beraber ağlayıp, beraber gülmek. Sonra bu muhteşem rüyayı korkunç bir kâbusa kalb eden meşum bir salgın: Maddecilik. Tarihin dışına çıkan Anadolu, tarihin ve hayatın. Heyhat, bu çöküşte kıyametlerin ihtişamı da yok, şiirsiz ve şikâyetsiz.”
(Cemil Meriç)
Hayrat Neşriyat Muhtasar Meali, Hicr 26
A.g.e, Bakara 30-31
A.g.e, A’raf 11-12
A.g.e, A’raf 14, 17
Hucurat 13
Said Nursi, Lemalar Mecmuası I, Altınbaşak Neşriyat, Osmanlıca Nüsha, s. 117
Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c.7, s. 212.
Hadid 8
Zariyat 56
Ravi: Vasile İbnu`l-Eska, Hadis No: 4800
Hud, 45- 46
Hucurat 10
Said Nursi, Mektubat Mecmuası I, Osmanlıca Nüsha, s. 121
Said Nursi, Mektubat Mecmuası I, Osmanlıca Nüsha, s. 123
Said Nursi, Mektubat Mecmuası II, Osmanlıca Nüsha, s. 424
HADİSLER “(Ben) cinleri ve insanları, ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım!” ZARİYAT,56 “Kim hevâsına uyarak bâtıl yolda cenk eder, kavmiyetçiliğe (asabiyet) çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve tehevvüre kapılırsa, cahiliye ölümü üzere (kâfir olarak) ölür.” HADÎS-İ ŞERİF
“Allah katında sizin en üstün olanınız, en takvâlı olanınızdır.” HUCURAT, 13
“Müslüman olduklarında Kureyşli bir efendiyle Habeşli bir köle arasında bir fark yoktur.”
HADÎS-İ ŞERİF February 02 Çocuk eğitiminde ilk yıllar
December 31 Hikaye* Abdullah İbnu Hişam radıyallahu anh anlatıyor: "Biz Resulullah aleyhissalatu vesselam ile beraberdik. O sırada, Aleyhissalatu vesselam, Ömer radıyallahu anh'ın elinden tutmuştu. Hz. Ömer: "Ey Allah'ın Resulu! Sen bana, nefsim hariç herşeyden daha sevgilisin!" dedi.
Resülullah hemen şu cevabı verdi: "Hayır! Nefsimi elinde tutan Zat-ı Zülcelal'e yemin ederim, ben sana nefsinden de sevgili olmadıkça (imanın eksiktir)!"
Hz. Ömer radıyallahu anh:
"Şimdi, sen bana nefsimden de sevgilisin!" dedi. Bunun üzerine Aleyhissalatu vesselam: "İşte şimdi (kamil imana erdin) ey Ömer!" buyurdular."
* Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Muhammed'in nefsi yed-i kudretinde bulunan Zat-ı Zülcelal'e yemin olsun ki, sizden birine, beni görmeyeceği bir gün gelecek ki, o gün beni beraberlerinde görmek, ona ehlinden ve malından daha makbul olacak."
Resulullah'ın bu sözünü, Ashab, kendilerine ölümünü haber veriyor diye yorumladılar. Bunun üzerine, ölümüyle kendisini kaybedince getirmiş olduğu bereketleri müşahede ettikleri müddetçe duyacakları, Aleyhissalatu vesselam'a kavuşma temennisini kasdettiğini
bildirdi." November 12 Ahlâkı dâvâsına delil olan insan: Hz. Muhammed (asm)
Cennet emeklilik kadar yakın değil mi?
Bir tesellî
November 05 Kırk senelik ömrün bir mahsulü Niyet
İ’câz-ı Kur’ân’la alâkalı ıstılahlar
October 02 CUMA NAMAZICUMA NAMAZI
Allahü teâlâ Cuma gününü müslümanlara mahsus kılmıştır. Cuma günü öğle vaktinde, Cuma namazını kılmak, Allahü teâlânın emridir.
Allahü teâlâ, Cuma sûresi sonundaki âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki,
(Ey îmân etmekle şereflenen kullarım! Cuma günü, öğle ezânı okunduğu vakit hutbe dinlemek ve Cuma namazı kılmak için camiye koşunuz! Alışverişi bırakınız! Cuma namazı ve hutbe, size başka işlerinizden daha faydalıdır. Cuma namazını kıldıktan sonra, camiden çıkar, dünya işlerinizi yapmak için dağılabilirsiniz. Allahü teâlâdan rızık bekleyerek çalışırsınız. Allahü teâlâyı çok hâtırlayınız ki, kurtulabilesiniz!)
Namazdan sonra, isteyen işine gider çalışır, isteyen câmide kalıp namaz kılmak ile, Kur’ân-ı kerîm ve duâ ile meşgul olur. Cuma namazı vakti girince, alış-veriş günahtır.
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” çeşitli hadîs-i şerîflerinde buyurdu ki:
(Bir müslüman, Cuma günü gusül abdesti alıp, Cuma namazına giderse, bir haftalık günahları affolur ve her adımı için sevâb verilir.)
(Cuma namazı kılmayanların kalblerini Allahü teâlâ mühürler. Gâfil olurlar).
(Günlerin en kıymetlisi Cumadır. Cuma günü, bayram günlerinden ve Aşûre gününden daha kıymetlidir. Cuma, dünyada ve Cennette mü’minlerin bayramıdır).
(Bir kimse, mâni yok iken, üç Cuma namazı kılmazsa, Allahü teâlâ, kalbini mühürler. Ya’nî iyilik yapmaz olur).
(Cuma namazından sonra bir an vardır ki, mü’minin o anda ettiği duâ red olmaz).
(Cuma namazından sonra, yedi defa İhlâs ve Mu’avvizeteyn yani Felak ve Nas surelerini okuyanı Allahü teâlâ, bir hafta kazâdan, belâdan ve kötü işlerden korur).
(Cumartesi günleri yahudilere, Pazar günleri nasaraya [hıristiyanlara] verildiği gibi, Cuma günü de Müslümanlara verildi. Bu gün, Müslümanlara hayır, bereket, iyilik vardır).
Cuma günü yapılan ibâdetlere, başka günde yapılanların, en az iki katı sevâb verilir. Cuma günü işlenen günahlar da iki kat yazılır.
Cuma günü, ruhlar toplanır ve birbirleriyle tanışırlar. Kabirler ziyaret edilir. Bu günde kabir azâbı durdurulur. Bazı âlimlere göre, mü’minin azâbı artık başlamaz. Kâfirin azâbı, Cuma ve Ramazanda yapılmamak üzere, kıyâmete kadar sürer. Bu gün ve gecesinde ölen mü’minler, kabir azâbı çekmez. Cehennem, Cuma günü çok sıcak olmaz. Âdem aleyhisselâm, Cuma günü yaratıldı. Cuma günü Cennetten çıkarıldı. Cennettekiler, Allahü teâlâyı Cuma günleri göreceklerdir.
Cuma günü onaltı rek’at namaz kılınır. Bunun iki rek’atını kılmak farzdır. Öğle namazından daha kuvvetli farzdır. Cum’a namazı farz olmak için iki türlü şartı vardır:
1 - Edâ şartları,
2 - Vücub şartları.
Edâ şartlarından biri noksan olursa namaz kabûl olmaz. Vücub şartları bulunmazsa kabûl olur.
Edâ, ya’nî Cuma namazının sahîh olması için şartları yedidir:
1 - Namazı şehirde kılmak (Şehir: Cemâati en büyük camiye sığmayan yer demektir.)
2 - Devlet reisinin veya vâlinin izni ile kılmak. Bunların tayin ettiği hatib, kendi yerine başkasını vekil edebilir.
3 - Öğle namazının vaktinde kılmak.
4 - Vakit içinde hutbe okumak. Âlimler, Cum’a hutbesini okumak, namaza dururken (Allahü ekber) demek gibidir dedi.
Ya’nî iki hutbeyi de, yalnız Arapça okumak lâzımdır. Hatib efendi, içinden Eûzü okuyup, sonra yüksek sesle, hamd ve senâ ve kelime-i şehâdet, salât-ü selâm okur. Sonra, vaâz ya’nî sevâba, azâba sebeb olan şeyleri hatırlatır ve âyet-i kerîme okur. Oturup kalkar. İkinci hutbeyi okuyup, vaâz yerine, mü’minlere duâ eder. Dört halîfenin adını söylemesi müstehabdır. Hutbeye dünya sözü karıştırmak haramdır. Hutbeyi, nutuk ve konferans şekline sokmamalıdır. Hutbeyi kısa okumak sünnettir. Uzun okumak mekrûhdur.
5 - Hutbeyi namazdan önce okumak.
6 - Cuma namazını cemâat ile kılmak.
7 - Câmi kapılarını herkese açık tutmak.
Cuma namazının vücûb şartları dokuzdur:
1 - Şehirde, kasabada oturmak. Müsafirlere farz değildir.
2 - Sağlam olmak, hastaya, hastayı bırakamıyan bakıcıya ve ihtiyarlara farz değildir.
3 - Hür olmak.
4 - Erkek olmak. Kadınlara farz değildir.
5 - Âkıl ve bâliğ olmak.
6 - Kör olmamak. Yolda götüren olsa bile, a’mâ olana farz değildir.
7 - Yürüyebilmektir. Nakil vâsıtası olsa bile felçliye, ayaksıza farz değildir.
8 - Hapsedilmiş olmamak ve düşman korkusu, hükûmetten, zâlimden korkusu olmamak.
9 - Fazla yağmur, kar, fırtına, çamur ve soğuk olmamak.
Cuma günü, öğle ezânı okununca, onaltı rek’at Cuma namazı kılınır. Bunlar sırası ile şöyledir:
1 - Önce, Cuma namazının dört rek’atlik “İlk sünneti” kılınır. Bu sünnet, öğle namazının ilk sünneti gibi kılınır. Buna niyet, “Niyet ettim. Allah rızası için, Cuma namazının ilk sünnetini kılmağa, döndüm kıbleye” diye yapılır.
2 - Sonra, cami içinde ikinci ezân ve hutbe okunur.
3 - Hutbe okunduktan sonra, kâmet okunup cemâat ile Cuma namazının iki rek’atlik “farzı” kılınır.
4 - Cuma namazının farzı kılındıktan sonra, dört rek’atlik “Son sünneti” kılınır. Bunun kılınışı öğle namazının ilk sünneti gibidir.
5 - Bundan sonra, “Üzerime farz olan kılamadığım son öğle namazının farzını kılmağa” diye niyet ederek, “Âhir zuhur” namazı kılınır. Dört rek’atlik bu namazın kılınışı öğle namazının farzının kılınışı gibidir.
6 - Sonra da, iki rek’at “Vaktin sünneti” kılınır. Kılınışı, sabah namazının sünnetinin kılışını gibidir.
7 - Bundan sonra, Âyetel-kürsî ve tesbihler okunup, duâ edilir.
1 - Cumayı perşembe gününden karşılamak.
2 - Cuma günü gusl abdesti almak.
3 - Başı traş etmek. Sakalın bir tutamdan fazlasını ve tırnakları kesmek. Temiz elbise giymek.
4 - Cuma namazına mümkün olduğu kadar erken gitmek.
5 - Ön safa geçmek için, cemâatin omuzlarından aşmamalıdır.
6 - Câmide namaz kılanın önünden geçmemek.
7 - Hatib efendi minbere çıktıktan sonra hiç bir şey söylememek, konuşana işaretle bile cevap vermemek ve ezânı tekrarlamamak.
8 - Cuma namazından sonra Fâtiha, Kâfirûn, İhlâs, Felak ve Nâs sûrelerini yedi kere okumak.
9 - Ehl-i sünnet âlimlerinin kitablarından anlatan âlimlerin dersinde, va’zında bulunmak.
10 - Cuma gününü, hep ibâdetle geçirmek.
11 - Cuma günü salevât-ı şerîfe getirmek.
12 - Kur’ân-ı kerîm okumak, (Kehf) sûresini okumalıdır.
13 - Sadaka vermek.
14 - Ana-babayı veya kabirlerini ziyâret etmek.
15 - Evin yemeklerini bol ve tatlı yapmak.
16 - Çok namaz kılmak. Kazâya kalmış namazı olanlar, kazâ namazı kılmalıdır.
17 - Cuma gününü hep âhıret işleriyle geçirmek.
|
OKUMADAN GECMEYİN KARDEŞLERİM
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||